Yeni bakana baktık, ne gördük? – İdil Özkurşun

Yeni kabinenin en ilgi çeken bakanlarından biri, Eğitim Bakanı olarak göreve başlayan Ziya Selçuk oldu. Kabine açıklanmadan önce bu göreve Yusuf Tekin’in getirilmesi yüksek olasılık olarak görülüyordu. Ancak yerine Ziya Selçuk’un seçilmesi, beraberinde birçok tartışmayı getirdi. Bir kesim Ziya Selçuk’un eğitimciliğine büyük nitelik atfedip, eğitimde gericiliğin de son bulacağını umut ederken, bir kesim de iktidarla ‘görüş farklılıkları’ sebebiyle Ziya Selçuk’un da bu görevde uzun süre kalamayacağını, istifa edeceğini iddia etti.

Geçmişte sosyal medyada yaptığı paylaşımlar da gündeme gelerek, iktidarla bağları kopuk, iktidara muhalif bir kişilik olarak ele alındı ve bazı çevrelerce Eğitim Bakanı olması heyecanla karşılandı. Oysa Ziya Selçuk 2003-2006 yılları arasında Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı yapmış ve AB müzakerelerinde eğitim ve bilim başlığı görüşülürken Türkiye’yi temsil etmişti. AKP’nin iktidara geldiği ilk dönemde Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Nurettin Başer’i görevden alan Erdoğan, yerine Ziya Selçuk’u getirmişti. AKP döneminin ilk müfredat değişikliğini de Ziya Selçuk gerçekleştirmişti. Selçuk’un bu müfredat değişikliği ile ilgili o dönemki açıklamalarına birazdan döneceğiz.

Şimdi bugüne bakalım; Ziya Selçuk’un Milli Eğitim Bakanı seçildikten sonraki ilk açıklamalarına.

Ziya Selçuk’un öğretmen sevgisi (!)

Ziya Selçuk ayağının tozuyla, öğretmenlere dönük bir dizi açıklama yaptı. Devir teslim töreninde konuşan Selçuk; “Öğretmen arkadaşlarım benim şahsımda Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında temsil edildiğini asla unutmamalı ve aklımızda, düşüncemizde, gönlümüzde tüm hissiyatı taşıdığımızı tekrar vurgulamak isterim. Tek güvencem öğretmen arkadaşlarımız, meslektaşlarımız. İnşallah bu güveni sarsmamaya ve beklentileri karşılamaya gayret edeceğiz” dedi.

Bakan Selçuk, veliler ve öğrencilerin öğretmenlere not vermesinin öngörüldüğü Öğretmen Performans Değerlendirme Yönetmeliği’nin uygulanmayacağını belirtti ve ‘babacan bir şekilde’; “Ben önce kendi performansımdan başlamayı tercih ederim” dedi. ALO 147 Şikâyet Hattı’nın kapatılacağını da açıklamalarına ekledi.

Sözleşmeli öğretmenlerin, ailesinde çocuğu, kendisi ya da eşi eğer bulunduğu bölgede tedavi imkânına sahip değilse dâhi 4 yıl süreyle atama isteyememesi sorununa değinerek bu sorunun ortadan kaldırılacağını müjdeledi. “Biz iş olarak bakmıyoruz meseleye” dedi.

Selçuk konuşmasını; “Öğretmenlerimizin kalbine, gönlüne dokunmayan bir sistem başarılı olamaz” diyerek taçlandırdı.

Öğretmenlerin kalbine, gönlüne dokunmayı böylesine önemseyen Ziya Selçuk, sahibi olduğu Özel Maya Okulları’nda, 2016 yılında, öğretmenlerine yılda bir kez verilen Öğretime Hazırlık Ödeneği’ni öğretmenlerin maaş hesabına yatırdıktan sonra elden istemiş, parayı okula iade etmeyen ve olayı facebook hesaplarından duyuran beş öğretmenin de işine son vermişti. Selçuk’un, öğrencilik sürecine ilişkin öğretmen adaylarına zamanında verdiği; “Gençler üniversitede daha öğrenciyken, gönüllü etkinliklerde, sosyal sorumluluk faaliyetlerinde, çok başarılı şirketlerde yıllarca angarya da olsa, hamallık da olsa çalışmalı” tavsiyeleri de kendi okullarında uygulamaya çalıştığı bu sömürü düzenine öğretmen adaylarını hazırlamak isteğinin bir sinyali gibiydi.

Bakan olduktan sonra tüm öğretmenlere e-posta yoluyla ilettiği söylenen mektubunda; “Başarılı olacaksam bu, sizlerin sayesinde, desteği, duası ve katkılarıyla olacaktır. Günümüz dünyasında kişilere atfedilen değer, insanlara duyulan saygı, aslında çalıştıkları kuruma verilen değer ve saygı ile doğru orantılıdır. Bu itibarla her bir öğretmen arkadaşımın, Milli Eğitim Bakanlığı’nın değerli bir mensubu ve bakanlığımızın saygın bir bireyi olmakla gurur duymasını istiyorum. Yine Bakanlığımızın yaptığı her güzel işi ve gerçekleştirdiği her anlamlı faaliyeti; öğretmenlerimizin ‘Bunu benim Bakanlığım yaptı’ diye sahiplenmesini ve benimsemesini istiyorum” diyen Selçuk’un öğretmen sevgisi, onların ‘angarya işlerde’ şirketle kurmalarını istedikleri bağla benzer bir bağ kurma isteğidir. Ve esasen, son yıllarda ihraçlarla yüz yüze kalıp, günden güne tepkisi artan öğretmenleri yanına çekmek istemektedir.

Ziya Selçuk’un gören gözleri (!)

Selçuk, önümüzdeki iki ay içerisinde üç yıllık bir program açıklayacaklarını duyurarak ayağının tozuyla yaptığı açıklamalara şu şekilde devam etti: “Ahlakın üzerine inşa edilmemiş eğitim sisteminin geçerli olacağına inanmıyoruz”, “Temel kavramımız adalet olacak. Ben bakan olmaya değil, gören olmaya çalışacağım. Veriye dayalı bir politika üreteceğiz.” Öyleyse ‘bakan’ Ziya’nın eğitimi nasıl gördüğüne bakalım biraz da…

Açıklamalarında; “Eğitim, insandan beslenen bir kurum olmaktan çıktı ve ekonominin, sermayenin güdümüne girmiş bir kurum olmaya doğru gidiyor” diyerek eğitimin piyasalaşmasından yakınan Selçuk, daha önce de belirttiğim gibi Ankara, Konya, Antalya ve Diyarbakır’da pek çok şubesi bulunan Özel Maya Okulları’nın kurucusu ve sahibi. Ayrıca, TED Üniversitesi’nin yanı sıra, çok sayıda özel eğitim-öğretim kurumunun da kuruluşunu gerçekleştiren kişi.

Yine yazının girişinde Ziya Selçuk’un AKP döneminin ilk müfredat değişikliğine imza attığından bahsetmiştim. O dönem bu müfredatı değişikliğini; “Piyasaya göre eğitim modeline geçiyoruz. Talep varsa ders var. Okulda öğrenme şart değil, bilgiye erişimi kolaylaştıracağız. Az olan iyidir, üniteleri azaltacağız” sözleri ile açıklamıştı.

Ziya Selçuk’un rolü

Sürekli değişen sınav sistemleriyle, çeşit çeşit öğrenci yerleştirme modelleriyle, çocukların özel okullara mecbur bırakıldığı, üniversitelerin fakülte fakülte dağıtılarak ve isimsizleştirilerek, özel üniversitelerin prestijli hale getirilmeye çalışıldığı bir süreçte, Ziya Selçuk’un eğitimdeki rolü ne olabilir acaba? Ziya Selçuk gibi “piyasaya göre eğitim modelinden” iyi anlayan bir kişinin bu süreçte Milli Eğitim Bakanı olması şaşırtıcı mıdır?

Öte yandan Selçuk, açıklayacakları eğitim planına ilişkin; “Aslında bu 2040’ların dünyası için bir hazırlık” dedi. Belki pilot ve laboratuvar okullar açacağını müjdeledi. “Türkiye whatsapp çıkaramaz, Türkiye’deki eğitim sisteminden böyle bir şey çıkmaz” şeklindeki eleştirileri; “İngiltere de Almanya da Fransa da çıkaramaz. Bunun bir ekosistemi var, bunun sermaye üretim sistemi vardır, çok katmanlı teşvik modelleri var. Yani bir ekosistemin içinde ortaya çıkar bu tür şeyler. Türkiye için bu tür bir şey oluşturabilmek bir ekosistem oluşturmakla ilgili. Müfredatı değiştirerek bunu oluşturamayız. Toplam bir kalite üzerinden bir yere doğru gitmeliyiz. Bunun için eğitim engel değil, açımlayıcı olmalı. Eğitim sisteminde bunun altyapısını kurarsak zaten belli süre sonra pıtır pıtır açacaklar ve çocuklar böyle bir uluslararası uzmanlar olabilmenin altyapısını kurmuş olacaklar. Çünkü ekosistem ona göre düzenlenmiş olacak. Sınav temelli eğitim sistemimiz olsun bu tür uluslararası insanlarımız çıksın diyorsak böyle bir şey mümkün değil” diye yanıtladı. Çok endişe etmemiz gereken bir dönemde yaşıyoruz. “Dünya 4. büyük kırılmayı yaşayacak. Buna tekillik çağı deniliyor. Fiziksel, biyolojik ve dijital olanın birleştiği bir çağ. Bu dünya farklılık yaratacak bir dünya” diye vurguladı.

Aslında kimsenin çocuklarımıza daha iyi bir eğitim vermek, kişilik kazandırmak gibi bir derdi yok gibi görünüyor. Aslında bu açıklamalar da öğrencilere, velilere vs. yapılmaktan çok işadamlarına yapılıyor gibi duruyor. Eğitimin geldiği son tabloda, imam hatipler, meslek liseleri vs. derken PISA’da 30’lardan 40’lara gerilemiş olmanın kaygısı da belirginleşti belli ki. PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) özetle OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) tarafından gerçekleştirilen, 15 yaşındaki çocukların ekonomide gerekli olan becerilere sahip olup olmadığını ölçen uygulamalı bir test. Selçuk; “Endemik ögelerimizi biraz büyütmemiz lazım. Bunlar olduğunda inanın birkaç sene içinde yeni yetişen çocuklarınızın İngilizce ile ilgili nasıl mesafe aldığını, matematikle ilgili bir değişime doğru gidildiğini fark edeceksiniz. Belki 4-5 sene içinde PISA’da niye yükseldiğimizi çok net olarak göreceksiniz” diyor. Bunu bizi heyecanlandırmak için mi söylüyor?

Ziya Selçuk’un bakanlığını büyük sevinçle karşılayan, ballandıra ballandıra inovasyon imkânlarını anlatan, NYU (New York Üniversitesi) öğretim görevlilerinden, son yıllarda da Bahçeşehir Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Selçuk Şirin’in açıklamaları eğitimde inovasyon hedeflerine dair fikir veriyor. NYU’lu Şirin diyor ki; “Eğitim, dünyanın her tarafında bir kriz içerisinde; ABD’de de, Finlandiya’da da, Güney Kore’de de… Krizin kaynağı inovasyonla ilgili. Yeni yüzyılda ekonomiden sosyal hizmete ve eğitime, teknolojinin kökeninde inovasyon var. İnovasyonun birinci kuralı itiraz etmektir. Yaratıcılık, ‘Şu fincan böyle olmak zorunda mı? İtiraz ediyorum, böyle olmak zorunda değil’ diyerek başlar. Siz çocuklarınızdaki itiraz etme becerisini köreltirseniz, oradan inovasyon çıkmaz… 21. yüzyılda her şey akıllı olacak, birbiriyle konuşacak… Bunu da kodlama becerisi olan çocuklar, yeni nesil yapacak. Dolayısıyla çok fazla insan gücüne ihtiyacımız var”.

NYU’lu Şirin, yine Ziya Selçuk’un bakanlığına dair aynı röportajında şöyle bir örnek veriyor: “Eğitimde fark yaratabileceğimiz alan; okul öncesi 0-6 yaş aralığı. İnsan beyninin yüzde 90 oranında gelişimini tamamladığı dönem ilk 36 aydır. Ben 60 diyorum; bu 60 aylık 0-6 yaş arası dönemde, çocukların beyinlerinin gıdası olan sağlıklı ve etkili iletişim ortamını yaratmadığınız zaman ortaokulda, lisede, üniversitede ne yaparsanız yapın sonuç alamazsınız. Bunu, Chicago Üniversitesi’nden ekonomist James Heckman söylüyor. Kendisine Nobel Ekonomi Ödülü verdiler. Ekonomide nobel ödülü verilmesinin nedeni; basit bir soru: ‘Benim elimde 1 dolar var. Bu 1 doları insan gelişiminin hangi evresine yatırırsam ne kadar geri dönüş alırım?’ diyor. Araştırma şunu gösteriyor; okul öncesi dönemde yatırdığınız her 1 liraya karşılık 7 lira geri alıyorsunuz.”

İşte Ziya Selçuk’un açıklamaları ve bakanlığa gelişi de bu örneğe benziyor. Siz tam, çocuklarımızın geleceğinden bahsediliyor sanırken, onun meta üretimi içindeki konumundan, nasıl emeğinin daha iyi sömürüleceğinden bahsedildiğini fark ediyorsunuz. Önünüzde eğitimin piyasalaşmasına karşı ve özel okul sahibi bakan Ziyalar ve yanında onu ‘inovatif’ biçimde destekleyen bir NYU’lu Şirin’ler ile birlikte…

(Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, Ağustos 2018, Sayı 205)