Yazmak eylemine mündemiç notlar – Temel Demirer

nedensiz bir çocuk ağlaması bile

çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.” [1]

“Yazmak”ın fiilsiz olamayacağını, yani “eylem” olduğunu düşündüm her daim. Ayrıca eylemin “olmaz olmaz”ının da, eleştiri olduğundan şüphe etmedim.

Yazmak meselesine, Eugene Ionesco gibi baktım: “İnsan yazmaktan kaçınmalı belki. Ama bu olabilirlik yeni bir sorun çıkarıyor ortaya; hareket etmeli mi etmemeli mi, yaşamalı mı yaşamamalı mı, herhangi bir şeyi yapmalı mı yapmamalı mı, çünkü hepimizin bildiği gibi yazmak da bir çeşit eylemdir.”

Bertolt Brecht’in, “Yazmak düşünmeyi gerektirir,” notunu düştüğü yazarlık eylemciliği, “Şu iki ödeve bağlı kalacaktır,” der ve ekler Albert Camus: “Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak.”

Böyle “Yazmak bir suçtur aslında. Pek çok devletin yazıya kuşkuyla yaklaşması ve fırsat buldukça – kimi zaman kendi kıstaslarına göre bile yerli yersiz – ezmeye, silmeye kalkışması bundandır.” [2]

Tomris Uyar’ın, “Yazmak öğrenilebilir ve öğrenildiğinde, yazma hastalığı ile yazarlık arasındaki ayrım da açığa çıkar,” notunu düştüğü bağlamda; Charles Bukowski’nin, “Eskiden yazarların hayatları, yazdıklarından daha ilginçti. Şimdiyse ne hayatları ne de yazdıkları ilginç, ” [3] demeden edemediği koordinatlarda yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. Ayrıca gelecekteki bir okuyucuya seslenmeyen yazar mutsuz ve çaresiz bir yazardır.

Nihayetinde böylesine yazmak, eylemden başka bir şey değildir.[4]

* * * * *

13 Aralık 1977’de 43 yaşında, beynindeki ur yüzünden ölen (Banyoda öldüğü, ölmeden 15 dakika kadar önce kendine seslenen arkadaşına “Henüz ölmedim” diye yanıt verdiği söylenir!) Oğuz Atay yazınından söz edemiyorum.

‘Tutunamayanlar’ başlıklı yapıtıyla tanınan ve “çok yönlü bir aydın ve modernist bir yazar” olarak sunulan Onun yazınında toplum, aydınlar ve kurumlar, gözlemlerin izlenim ve çağrışımlarıyla eleştirilir; “alıntılanan iç konuşmalar” göndermelerle anlatılırken; “dış diyalog”lardansa, “iç konuşma”lar öne çıkar.

İkinci yapıtı ‘Tehlikeli Oyunlar’da da (1973) ‘Tutunamayanlar’ındaki üzere iç konuşmalara oldukça sık rastlanırken; romanın kahramanı Hikmet’in yaşamının düş mü gerçek mi olduğu netleştirilmez. Eleştirmenler “Düşle gerçeğin birbirine karışması, üst kurmacanın kurgunun ana ilkesi olması” yüzünden ‘Tehlikeli Oyunlar’ı postmodernizmin Türk(iye) edebiyatındaki ilk örneği sayarlar.

Yapıtları tartışmalar yarattıysa da o sağken ikinci baskı yapmadı. Okuruna ‘Korkuyu Beklerken’de sorduğu, “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin acaba?” sorusu ancak öldükten sonra karşılığını buldu. Kitapları defalarca basıldı.[5]

Ve Ondan geriye, “tutunamama”yı “iç konuşma”larla sunan postmodern kaçış kaldı.

‘Tutunamayanlar’ında “Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım. Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım,” diyen Oğuz Atay, çok önemli midir? Abartmayanlar için “Hayır”!

* * * * *

“Abartanlar” mı? Elbette var!

Abartılardan birisi, kimilerinin Oğuz Atay ile Fyodor Dostoyevski arasında bağıntı kurmaya kalkışma (cahil) cüretidir!

“İnsan varoluşunun sırrı, yalnızca yaşamak değil, uğrunda yaşanacak bir şeye sahip olmaktır”…

“İnsanların mutluluk kadar felakete de ihtiyacı vardır”…

“Anlamından çok hayatı sevmeli. Anlam ancak o zaman anlaşılır hâle gelir”…

“Yeryüzünde hiçbir nesne yoktur ki, evrensel açıdan bakılamasın”…

“Bu dünyada en güç iş, insanın kendi kendine sadık kalmasıdır”…

“Çok fazla bilinçli olmak bir hastalıktır; hem de ağır bir hastalık”…

“İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır”…

“En büyük mutluluk, mutsuzluğun kaynağını bilmektir”…

“Dema tu ketî yê ne li ba te, yê ji bo tu rabî destê xwe bide te dost e. Ji bîr neke yê roja xirab tevkiriya wî tunebe roja baş parê wî tune”…[6]

“Bir çocuğun ölümünü görmektense evrene geliş biletimi iade etmek isterim”…

“Sen ilkin evrensel sevginin adamı olduğunu göster. Kinci ve mağrur olma. Sanma ki hayat sana karşılıksız verilmiş bir armağandır. Gerçek dışarıda değil sendedir. Kendini kolla, kendini bul… İnsanın kendisinden yüz çevirmeye, dünyada olup bitenleri görmezlikten gelmeye hakkı yoktur. İnsan, özgür bir varlık olarak kötüden sorumludur, kötü olan her şeyle mücadele edilmelidir,” diyen Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’yle “Tutunamayanlar”ın “yazarı” arasında nasıl bir denklik kurulabilir ki?!

Luis Borges’in, “Aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi, Dostoyevski’yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir tarihtir,” diye tanımladığı Dostoyevski’nin yaşam öyküsünün her cümlesi sarsıcı bir hayatın izlerini taşır: 1849 yılında toprak köleliğinin yürürlükte olduğu sosyal yapıya karşı çıktığı için, devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklandı. On ay hapishanede kalan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg’a yerleşti.

‘Ezilenler ve Ölüler Evinden Anılar’ başlıklı yapıtında bu dönemde yazdı. Dergiler çıkardı. Çok arzuladığı Avrupa seyahatini gerçekleştirdi. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde ‘Yeraltından Notlar’, ‘Suç ve Ceza’, ‘Kumarbaz’, ‘Budala’, ‘Ebedi Koca’ ve ‘Ecinniler’ gibi yapıtları kaleme aldı.

“Edebiyat otoriteleri, sıradan insanlardan ölümsüz kahramanlar yaratan O’nu bir dönüm noktası olarak kendisinden önce gelen roman sanatını allak bullak eden bir yazar olarak değerlendirir.” [7]

Haksız da değillerdir…

* * * * *

Burada durup eklemek gerekiyor: Oğuz Atay’ın, Orhan Pamuk’un, Elif Şafak’ın “prim yaptığı” koordinatlar eleştirisizlik veya Fethi Naci’sizlik, Füsun Akatlı’sızlık hâlidir.

Hatırlatmadan geçmemeli: “1960’ların sonlarında ve 1970’lerdeki edebiyat dünyamız şimdikinden farklıydı. İyi yazarların ve şairlerin öylesine baskın olduğu bir ortam vardı ki o zamanlar, yayımlanan kitapların ya da edebiyat dergilerinin çıtasının yüksekliği, genç yazarları ve şairleri de aynı düzeye çıkmaya zorlardı. Pabuç pahalıydı.” [8]

  1. Sadık Aslankara’nın, “Yazınsal eleştiri çığırının son büyük temsilcisi olmakla kalmadı bana sorulursa, bir dönemi de kapamış oldu,” [9]diye betimlediği Fethi Naci’nin, Marksist olduğu herkesin malumuydu. Hiçbir güç, yasa, önerme bir yapıtı değerlendirirken etkilemezdi Onu.

Sonra Füsun Akatlı…

Onun seçilmiş yazılarından oluşan ‘Eleştirinin Sesi’ni okumak, 50’li yıllardan sonra edebiyat serüvenini kuş bakışı izlemek gibidir…

Coğrafyamızda edebiyatın “cılız dalı” olarak nitelenen eleştirinin yüz yüze olduğu soru(n)lar herkesin malumuyken; günümüzde eleştirinin hazzedilen bir şey olmadığı da öyle.

Eleştiri, değerlendirme istenmiyor artık! Yayıncılar, ticari kaygılarla eleştiriden çekiniyor. Ancak her şeye rağmen eleştiri hâlâ yaşıyor.

Kâr hırsına dayalı kapitalist kültür endüstrisi; edebiyatı -neredeyse- bir reklam ve promosyon işine dönüştürdü. Esaslı eleştirmenlerse, piyasaya zarar veremesin diye dergi sayfalarına sürgün edildi!

İşte bu eleştirmenlerden birisi de Füsun Akatlı’ydı. “O, bir yazarın aurasını, bir kitabın temasını ve duygusunu çok ama çok iyi seziyor. Bir insana can veren, karakter veren öz ne ise, bir kitaba da ruhunu veren öz öyle bir şeydir. Ve işte Akatlı, bu özü gayet muazzam yakalayıp, oradan deşeliyor meseleyi.” [10]

Bir de Afşar Timuçin’in, “Düşünceyle yaşam arasındaki sıkı ilişkinin çok önemli olduğunu bilen bir aydın olarak yaşama etkin bir biçimde katıldı. Bizim gözümüzde doğruluk ve dürüstlük simgesidir,”[11] diye betimlediği “Vedat Günyol’a dönüp bakınca, güneşli bir bahçeye girmiş gibi oluyor insan.” [12]

“Neden” mi? “Eleştirilerinin kıymetini vurguladı” [13] durdu da ondan!

Onların yokluğu, hepimizi edebiyat dünyasında her şeyin mümkün olduğu bir sahteliğe mahkûm etti.

* * * * *

“Eleştiri” olmayınca karşımıza, kelimelerle oynayan Refik Halid’in kopyaları dikiliyor.

Evet, Beşir Ayvazoğlu’nun, “Dünyaya açık bir İstanbul çocuğu, çok dikkatli bir gözlemci, külyutmaz bir entelektüel, hangi şartlarda olursa olsun hayattan zevk almayı bilen ve zihnini geçmişle hemen hiç meşgul etmeyen bir hazcı, bir Epiküryen…” [14] diye betimlediği “Refik Halid, Türkçe’nin en kıvrak kalemidir. Türk(iye) Edebiyatı’nda kelimelerle oynayan, hattâ heceleri bile raksettiren bir yazardır.” [15]

Coğrafyamızın postmodern romancıları [16] sadece Refik Halid’den değil; Ahmet Hamdi Tanpınar’dan da derinden etkileniyorlar.

Oğuz Demiralp’ın, “Tanpınar’ı değeri bilinmemiş, harcanmış bir aydın imgesi olarak değil, kültürümüzün sürekli olarak yararlanabileceğimiz bir gömüsü olarak görmeliyiz”;[17] Sefa Kaplan’ın, “Neredeyse her konuda yazmış, kendisi hakkında konuşmuştu”; [18] Selim İleri’nin, “Hem Doğu’nun hem Batı’nın ekinsel inceliklerine tutkun Tanpınar, yazarlık yaşamı boyunca savrulup durmuş”; [19] Ömer Erdem’in, “Vaktinin sükut suikastına uğramış,” [20] notunu düştüğü Ahmet Hamdi Tanpınar romanına Sennur Sezer de dikkat çeker.[21]

Bu kapsamda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebiyattaki yeri: “Romanlarında, öykülerinde insanı yalnızca basit toplumsal gerçekliği içinde değil, bireysel /ruhsal derinliğiyle işlemiştir. Metafizik sorunlara değin uzanmaya çalışmıştır. Eski /yeni çatışmasını tarihsel süreklilik kavramı çerçevesinde aşmaya çalışmıştır. Türk iç insanını kurmaya, bu insana tarihsel boyut kazandırmaya çalışmıştır. [22]

Böylesi bir tutumu Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’a görmek mümkündür…

* * * * *

Dönemin bu tür yazını aşıp, geride bıraktığı güzergâhta yine ve yeniden -mesela- Ernest Hemingway gibiler gerek…

Ketchum’daki evinin oturma odasında, uzun namlulu W.C. Scott tüfeğiyle hayatını sonlandırdığında 62 yaşındaydı; Clancy Sigal’in, “Hayatını dolu dolu yaşadı,”[23] dediği Ernest Hemingway.

Bu özelliğiyle O, şüphesiz Amerikan edebiyatının en önemli, çok iz bırakmış ve kendinden sonrakileri etkilemiş yazarlarındandı; [24] İspanya İç Savaşı’nı ve Küba Devrimi’ni yaşamıştı.

Devam edeyim: “Edebiyatın gerillası” diye nitelenen bir başkası, 13 Nisan 2015’de yitirdiğimiz ve “Çok kötü bir tarih öğrencisiydim. Tarih dersleri mumyalar müzesine ya da ölüler diyarına gezilere benziyordu. Geçmiş cansız, boş ve dilsizdi,” diyen Eduardo Galeano.

O işgalcilerin tarihini ve gerçeğini en iyi anlatanlardandı; sömürgecilere karşı direnenleri, dağlarda rüzgâr gibi dolananları tarihin içinden bulup çıkararak hatırlattı biz(ler)e.

Mesela… Yaşama bakışında, toplumsal değişimi yapıtlarına yansıtışında, olayları ve kahramanlarını ele alışındaki gerçekçilikte “Mısır’ın Orhan Kemal’i” diyebileceğimiz Necip Mahfuz.

“Sınıf”tan ötürü hapis yatmış; ‘Bir Özgürlük Şiiri’nde, “Bir liseli öğrenciyle vurulu bileklerim/ Tek suçumuz hür insanlar gibi konuşmak/ Kitaplar suç ortağımız,” diye haykıran ‘Sınıf’ın yazarı Rıfat Ilgaz…

Sonra ‘Zeliş’indeki, ‘Susuz Yaz’ındaki, ‘Yağmurlar ve Topraklar’ındaki kendine özgü bir ses, kendine özgü bir anlatımla, dilin ustalıklı kullanımıyla Necati Cumalı…

Ayrıca “Safkan bir modernistti” diye betimlenen [25] Hulki Aktunç, 15-16 Haziran büyük işçi direnişine özgün bir yorum getirmesi ve o güne dek görülmemiş bir kalkışmanın dışarıdan nasıl göründüğünü anlatma biçimi epeyce sıra dışıydı. Üstelik bunu dili ve hikâyeyi siyasallaştırmadan yapması önemliydi.

Ve nihayet “Vatan, millet derken bir bakarsınız eski hırsızlar yine yerlerini almışlar. Bir tür oyun. Tefeci – bezirgan, finans-kapital ortaklığının indi bindi oyunu.”

“Ne serüvenlerden geçecek bu dünya kim bilir? Pusuda ne acılar bekliyor daha, mutluluk düşündeki insanları! Herhâl ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri.”

“İnsana güvenmeden düşte bile yola çıkılmıyor!”

“Biliyorum bir gün karanlıkta/ Kesecekler yolumuzu/ Ya siz çocuklar/ Nasıl anlatmalı sizlere olup bitecekleri/ Çocuklar bizim dediğimiz/ Yüzümüze utanç duymadan bakmaktır/ Mal değil mülk değil istediğimiz/ Size namuslu bir dünya bırakmaktır.”

“Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz,” diyen Vedat Türkali…

TKP’nin eski üyelerindendi O; 2002 seçimlerinde DEHAP’dan aday olarak aktif siyasete atılmıştı.

Atilla Dorsay’ın ifadesiyle, “İdeolojik açıdan en sıkı ve sağlam biçimde angaje eden insanlardan biri oldu. Ve gönül verdiği solculuğu sonuna dek hep korudu. Genç yaşta Türkiye Komünist Partisi’ne girmiş, daha 1951’deki ünlü ‘tevkifat”da yargılanıp tam 9 yıl hapis yemiş ve bunun 7 yılını yattıktan sonra ‘koşullu olarak’ özgür kalmıştı. Ama tüm bunlar onun inancını zerre kadar bozmadı. Ve emek onun hep temel yaşam değeri olarak kaldı.” [26]

‘Bir Gün Tek Başına’nın, ‘Mavi Karanlık’ın, ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’nin, ‘Güven’in, ‘Tek Kişilik Ölüm’ün, ‘Kayıp Romanlar’ın, ‘Yalancı Tanıklar Kahvesi’nin, ‘Bitti Bitti Bitmedi’nin yazarıydı. Ardında onca eser bıraktı…

“Dünyayı, olayları, her gelişmeyi, olup biteni yorumlamakla kalmayan, değiştirme çabası ve mücadelesi içinde olan, demokrasi ve barış mücadelesini sosyalizm mücadelesiyle birleştirerek son nefesine kadar dik duran bir yazardı… Parti, devlet, devrim… Sosyalizm sorunları onun temel konuları oldu… Kitapları, makaleleri, röportajları, sohbetleri devrim ve sosyalizm merkezliydi.” [27]

* * * * *

Diyeceklerimi toparlıyorum: “Yazmak” eylemi, aydınlıkla, aydınlatmakla ilişkilidir.

Tam da bunun için Tzvetan Todorov’un, ‘Yurdundan Uzak İnsan’ başlıklı makalesindeki ‘Nedir Bir Aydın?’ sorusuna verdiği yanıta mündemiçtir her şey:

“Bilim ve sanat yapıtları yaratmakla, dolayısıyla gerçeğin ilerlemesine ya da güzelin açılıp gelişmesine katkıda bulunmakla yetinemeyen, halkın iyiliğinin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin kendisini ilgilendirdiğini de duyumsayan ve bu değerlere ilişkin tartışmaya katılan bir bilgin, yazar ya da sanatçı…”

O hâlde Edward Said’in, “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir,” [28] uyarısını “es” geçen; ezilenlerin safında olmayan; adaletsizliğe karşı çıkmayıp, iktidarı, devleti eleştirmeyen; olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirmeyen; toplumsal çıkarları öne koymayan; her zaman, her koşulda gerçeği söyleyip, bu ısrardan vazgeçmeyen; bilgiyi yorumlayıp, hayatla bütünleştirmeyen ve nihayet adaletsizliklere karşı pratik bir duruş ve tavra sahip olmayan yazar olamaz…

 

18 Haziran 2017 12:42:13, İstanbul

NOTLAR

[*] Kaldıraç, No:192, Temmuz 2017…

[1] Edip Cansever.

[2] Cem Akaş, Suç ve Ceza, YKY, 1992.

[3] Charles Bukowski, Pulp, Çev: Melih Katıkol, Parantez Yayınevi., 3.Baskı, 2013, s.42.

[4] “Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.” (Alain de Botton, Felsefenin Tesellisi, Çev: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yayınevi, 11. Baskı, 2011, s.195.)

[5] Sennur Sezer, “Ben Buradayım Sevgili Okuyucum”, Evrensel, 13 Aralık 2014, s.12.

[6] “Düştüğünde yanında olan değil, kalkman için elini uzatan dosttur. Unutma, kötü günde katkısı olmayanın iyi günde hissesi yoktur”…

[7] A. Hicri İzgören, “… ‘Ezilenler’e Dost: Dostoyevski”, Özgürlükçü Demokrasi, 9 Şubat 2017, s.11.

[8] Semih Gümüş, “Yoldaşımız Hulki Aktunç”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:694, 4 Temmuz 2014, s.35.

[9] M. Sadık Aslankara, “Fethi Naci Tükenmez!”, Cumhuriyet Kitap, No:1118, 21 Temmuz 2011, s.21.

[10] Burak Kayaoğlu, “Eleştiri Ölmedi Daha”, Birgün, 9 Şubat 2017, s.13.

[11] Zeynep Altay, “Dostları Vedat Günyol’u Anlattı”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2011, s.16.

[12] Turgay Fişekçi, “Bedri Rahmi – Vedat Günyol”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2011, s.17.

[13] Ali Ekber Ataş, “Vedat Günyol”, Cumhuriyet, 8 Temmuz 2011, s.17.

[14] Beşir Ayvazoğlu, “Refik Halid’in ‘Memleket Yazıları’nı Okurken”, Zaman, 6 Şubat 2014, s.19.

[15] Murat Bardakçı, “Refik Halid”, Haber Türk, 22 Ocak 2014, s.5.

[16] “Yenilikçi edebiyatımızı değerlendirenler, uzun yıllar, Halid Ziya Uşaklıgil’i ilk ‘modern’ romancımız sayıyorlardı. Batı romanını özümsemiş, bu yolda yetkin eserler vermiş, bizde roman sanatının gelişmesine olanak sağlamış, hatta, başta Aşk-ı Memnu, henüz aşılamamış bir romancı… Böylesi nitelendirmeler, Ahmet Mithat Efendi’nin büyük emeğine ya da Sezai’nin şaşırtıcı Sergüzeşt’ine elbette gölge düşürmüştür. Araba Sevdası’nı da unutmamak gerekir.” (Selim İleri, “Yaşayan Halid Ziya”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:684, 25 Nisan 2014, s.4.)

[17] Oğuz Demiralp, Tanpınar’a Biraz Huzur Verelim, Yapı Kredi Yay., 2014.

[18] Sefa Kaplan, Geç Kalan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğan Kitap, 2013.

[19] Selim İleri, “Tanpınar’ın Çevresinde…”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:663, 29 Kasım 2013, s.15.

[20] Ömer Erdem, “Bir Geç Kalış Hikâyesi”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:663, 29 Kasım 2013, s.14-15.

[21] Sennur Sezer, “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Romanı”, Evrensel, 18 Eylül 2014, s.12.

[22] Sennur Sezer, “Tanpınar’a Nasıl ‘Huzur’ Verilir?”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:705, 19 Eylül 2014, s.14.

[23] Clancy Sigal, Ölümsüz Hemingway, Çev: Murat Karlıdağ, İthaki Yay., 2015.

[24] Cem Tunçer, “Clancy Sigal’den “Ölümsüz Hemingway”, Cumhuriyet Kitap, No: 1327, 23 Haziran 2015, s.12-13.

[25] Hulki Aktunç, Yoldaşım 40 Yıl, Söyleşi: Rıza Kıraç, YKY., 2014.

[26] Atilla Dorsay, “Vedat Türkali: Sanatımızın Dev Çınarı Gitti”… http://t24.com.tr/yazarlar/atilla-dorsay/vedat-turkali-sanatimizin-dev-cinari-gitti,15338

[27] Ender İrmek, “Bir Gün Tek Başına Ölürsen”… https://www.evrensel.net/yazi/77407/bir-gun-tek-basina-olursen

[28] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 1995, s.85.