Ya hep beraber ya hiçbiriniz! – M. Ender Öndeş (Özgürlükçü Demokrasi)

Bu son suçunuz olmayacak, biliyorum; keşke her şey o kadar kolay ve çabuk olsa ama değil. Tarih böyle çünkü… Daha çok insanımızı öğütecek bu makine, bunu bilmekten nefret ediyorum ama biliyorum.

***
“Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?” diye sorar çocukluğumdan hatırladığım bir tekerleme. Vardır öyle zamanlar; kendini ‘alemin kralı’ zanneden adamların devridir ki, altından kafeslerinin içinden bakıp, kuyuların dibindeki Yusuf’la alay ederler.

***
Vardır öyle zamanlar… Şah vardı işte; Fedayin savaşçıları dillerinin altına sakladıkları siyanür kapsüllerini yutarlardı Evin Zindanı’na götürülürken.

Juan Maria Bordaberry vardı Uruguay’da hani, gün ışığı görmeden yılları deviren Raul Sendic ve arkadaşları tam da onun içeri girdiği kapıdan çıkmışlardı dışarıya.

Rudolph Hess… Hitler’in kankası… Ah, babamla aynı gün ölmüştü, nasıl unuturum? İki ayrı avluda iki ayrı cenaze: Spandau Cezaevi ve İmamoğlu Cami… Kendini asmıştı Hess hücresinde; babamınsa, kalbi durmuştu tıksırıklı bir lokomotif gibi. “Aynı gün gömüldüler / Aynı toprağa / Üçüncü Reich’ın harika çocuğu / Ve Makinist Arif Usta…”
Vardır öyle zamanlar…

***
Demir Leydi’ler vardı. Ha, evet, o da vardı. Demirden korkmayıp gece trenlerine binen çocuklar da vardı ama! Yirmi yedi yaşındaydı onlardan biri ve sonra hiç yaşlanmadı artık. ‘Süt hırsızı’ Leydi ise, elli altısındaydı o vakitler; otuz bir yıl daha bebelerimizin oksijenini çaldı sonra ama yine de kazık kakamadı dünyaya.
Vardır öyle zamanlar…

***
“Bize özgü bu
Genç ölmek bize özgü
Bize özgü bir yer yatağında
çenesi bağlanmış bir ihtiyar olmamak
ölümüyle dostlarını rahatlatmamak
Bize özgü yalnızca kemiklerin
gömülmesi toprağa
Yalnızca etin çürümesi
Hiçbir zaman silinmemek anılardan
Ve her cenazeyi uğurladıktan sonra
Yeni dostlarla ayrılmak
Mezarlıklardan.”

***
“Aramıza virgül koydular da işte,
öyle çoğaldık
her giden ayağını sürüdü biraz,
daha ne, uykumuz sizin olsun
takvim yaprakları sizin olsun, alın silinin,
kapılar kilitlenmesin, biz gelmeyiz artık,
sarılın berbat hayatlarınıza
çıkın birbirinizin üstüne terleyip durun,
nemlendirin havluları makul ölçülerde
çarşafları kırıştırın biraz
saklayın pijamalarınızın içinde
yorgun bacaklarınızı…”

***
Sakın pazarlık etmeyin ama sakın! Övünün o çelikten iradenizle! Durursanız düşersiniz çünkü!

***
Bu son suçunuz olmayacak tamam ama her zaman bir ‘son suç’ vardır… Sonra? Biter! Eninde sonunda biter! Biter ve artık ‘düşmüş’ olmanın zilleti başlar. Bir zamanlar “Yahu ne yapayım adam Nuh diyor peygamber demiyor” diye ağlaşanlar ne ki, çok daha kötüleri fırlar o korku tünelinden; “Ah ben çok söylediydim ama hiç dinlemedi” diyerek yeni muktedirlere yaranmaya çalışanlar resmigeçit yaparlar ihanet köprülerinde… En hırçınlar, en asabiler ilk sırada olur üstelik!

***
Daha dün, bir küfür gazetesinin yazarı “Biz ‘Allah’ın ipi’ni bıraktık, Allah da bizim ipimizi bıraktı” diyordu, aklı sıra ‘iktidar bizi bozdu’ demeye çalışarak: “İnni küntü minezzalimin (Biz zalimlerden olduk).”
O iş öyle değil ama. Allah’ın sadece ipi değil, sopası da var! Ve o, bazen sopasını yoksullara ödünç verir!

***
“Biz Süleyman’ın ölümünü takdir ettiğimizde, asâsını kemiren bir ağaç kurdu bunu onlara fark ettirdi. Sonunda, asâ kırılıp Süleyman yere düşünce anlaşıldı ki, cinler gerçekten gaybı bilmiş olsalardı, o aşağılayıcı azap içinde daha fazla kalmazlardı.” (Sebe Suresi, 14’üncü ayet)

***
Şimdi siz, bu iki çocuğun kanına ekmek doğruyorsunuz ya…
Alacağımız olsun!

***
Kurtuluş yok tek başına
Ya hep beraber
Ya hiçbiriniz!