Suriye’de iki süper gücün oyuncağı olmak! – Koray Düzgören

Erdoğan’ın Soçi’de Putinle gizli bir anlaşmaya vararak Afrin ve Cerebulus gibi Doğu Rojava’yı da işgal etmek için ABD’ye karşı Rusya’nın desteğini aldığı söyleniyor.

Artık iktidarın kalemleri de Soçi’de Erdoğanla Putin arasında yapılan anlaşmanın bir arka planı olduğunu yazmaya başladı.

Tabii bu arada anlaşmanın Türkiye için bir başarı ya da zafer falan olmadığı, hatta büyük bir risk taşıdığı konusuna ise pek değinmiyorlar.

Oysa işin özeti, Soçi’de Türkiye, yine birşeyler karşılığında bazı şeylerden vazgeçen, Rusya’nın politikalarına destek veren taraf oldu.

Türkiye İdlib’te cihatçı teröristleri ikna edip büyük ölçüde silah bırakmalarını sağlasa da, sağlamasa da sonuç Rusya ve Suriye’nin lehine olacak.

Bu, kimi yorumcuların, ‘pis iş’ dediği işi gerçekleştirebilirse, Rusya ve Suriye kan dökmeden ya da fazla kan dökmeden İdlib meselesini halletmiş olacak.

Gerçekleştiremezse de bu operasyon için artık bir engel kalmayacak.

Çünkü zaten bu iş için bir tarih belirlendiğine göre, Rusya ve Suriye onbinlerce kafa kesici cihatçının orada daha fazla kalmasına izin vermeyecek.

Rusya’nın Türkiye’ye dediği de zaten bu:

“Bu cihatçıların bu bölgede toplanmasına sen önayak oldun, bu durumda bu örgütleri ve militanlarını ikna etmek ya da zorlamak da senin işin”

Bu arada, Türkiye’nin İdlib’e yönelik bazı beklentilerinin olduğu da malum. Bu amaçla bölgedeki askeri yığınağını arttırıyor oluşu bunu gösteriyor.

Ayrıca o bölgede beslediği ılımlı-radikal vb. cihatçıların Ankara’nın kışkırtması ve desteği ile Esad’a karşı yeni bir savaş başlatma niyetinde olduğu bir sır değil. Türkiye’nin İdlib’te bir buçuk yıl önce yüklendiği, cihatçıları ikna etme sorumluluğunu niçin savsakladığı da bu çerçevede tartışılıyor.

Bu arzular ve beklentiler ne ölçüde gerçekçi, ne ölçüde hayalci bir kenara bırakalım.

Bakalım İdlib’teki kirli oyunun sonucu nasıl olacak?

SOÇİ ANLAŞMASININ GERİ PLANINDA NE VAR?

Son günlerde Erdoğan’ın Soçi’de Putinle sadece cihatçıların silahtan arındırılması meselesinde değil, başka bir konuda daha anlaştığına dair analizler, yorumlar yazılıyor.

Önce, Soçi anlaşmasının yapıldığı sırada ABD’nin Suriye Demokratik Güçleri’ne, hatta YPG’ye büyük miktarda silah teslimatı yaptığı haberleri medyaya yansıdı. Bu özel olarak basına servis edilmiş bir haber niteliğindeydi. Adeta bölgedeki diğer güçlere mesaj verilmek isteniyordu.

Arkasından, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un meselenin geri planını bilmeyenleri şaşırtan açıklaması geldi. Lavrov, Kuzey Doğu Suriye’de ABD’nin müttefiki olan Kürtleri hedef alan açıklamasında, Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda şunları söyledi:

“Suriye’nin toprak bütünlüğüne dönük ana tehdit, ülkenin doğusundaki bölgelerden, ABD’nin doğrudan kontrolü altında bağımsız özerk yapıların fiilen kurulmakta olduğu Fırat’ın doğusundan gelmektedir”

Bu açıklamanın Kuzey Doğu Suriye’deki ABD-YPG işbirliğine yönelik olduğu ortada.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Soçi’de Rusya ile varılan İdlib mutabakatını açıklarken bu konuya da değinmiş ve, “Suriye’nin toprak bütünlüğüne kasteden ve Türkiye’nin milli güvenliğini de tehdit eden asıl yapı PYD-YPG’dir… Suriye’nin geleceğine yönelik en büyük tehdit İdlib’den ziyade Fırat’ın doğusundaki bu terör yuvalarından kaynaklanmaktadır” diye konuşmuştu.

New York’a giderken havaalanında yaptığı konuşmada bu konuya devam ederek, “Şu an Suriye’nin geleceği için en büyük sorun, Fırat’ın doğusunda kimi müttefiklerimizin himayesinde büyüyen terör bataklığıdır” diyerek bir kere daha açıkça ABD’yi hedef göstermişti.

Erdoğan’ın açıklamaları ile Lavrov’un sözleri neredeyse aynı metnin farklı okunuşu olarak hemen fark ediliyor. İkisi de Suriye’de asıl tehdidin İdlib’ten çok Kuzey Doğu Suriye’deki durum olduğunu söylüyor.

Bu açıklamalardan Putin ve Erdoğan’ın Soçi’de, Kuzey Doğu Suriye’deki durumu da ele alarak, özellikle ABD’ye karşı ortak bir tavır belirledikleri anlaşılıyor.

Böylece Erdoğan, Putin’in Türkiye ile ABD arasındaki krizi diri tutma ve hatta geliştirme konusundaki planına yeniden destek çıkmış oluyor.

Putin’in bir kere daha, Türkiye’nin hastalıklı Kürt politikasını kaşıyarak, Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da gerginleşmesini teşvik ettiği ortada.

TÜRKİYE’NİN GÖZÜ FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ BÖLGEDE

Türkiye, Minbiç konusunda ABD’yi verdiği sözleri tutmamakla suçluyor.

Aylar sonra gelinen nokta, Türkiye ve ABD birliklerinin Minbiç sınırında ortak devriyeye çıkmaları oldu. Türkiye bu konuda hayal kırıklığı içinde.

Çünkü Ankara’nın bütün derdi, Suriye sınırının öteki tarafında Kürtlerin yer almayacağı, buna karşılık cihatçıların, Sünni Arapların yaşayacağı bir koridor oluşturmak.

Erdoğan bu konudaki devlet politikalarını açıkça dillendiriyor.

ABD’de yaptığı konuşmalarında da Kuzey Suriye’de işgal edilen toprakların Fırat’ın Doğu’suna doğru genişleyeceğinden söz etti.

Üstelik işgal edilmesi düşünülen topraklar ABD’nin koruması altında Suriye Demokratik Güçleri’nin kontrol ettiği alanlar.

Erdoğan sık sık bu bölgelere ilişkin niyetlerini açığa vuruyor.

Üstelik bu açıklamaları, ABD ve Koalisyon güçlerini Kürtlerle birlikte Suriye topraklarının bir kısmını işgal etmekle suçlarken yapıyor.

Adeta, neticede Suriye’ye ait topraklar için, “Onlar çekilsin ben işgal edeyim” demek istiyor.

Kuşkusuz bu kolay değil. Çünkü Türkiye’nin bunu yapabilmesi için o bölgeyi kontrol eden ABD’yi oradan çıkmaya ikna etmesi ya da ABD ile karşı karşıya gelmesi gerekir.

Tabii ABD’yi ikna etse bile, o bölgelerde yaşayan Kürtler ve diğer halklar, toplulukların bu işgale karşı direnecekleri ve topraklarını savunacakları muhakkak. Bu ise Suriye’de savaşın bitmeden alevlenmesi anlamına geliyor.

Savaşın sonlandırılması ve siyasi sürecin başlatılması için yoğun çabaların harcandığı bir süreçte en başta Rusya savaşın yeniden genişlemesini istemez.

Kaldı ki o bölgeleri kontrol eden güçlerin temsilcilerinin Şam yönetimiyle görüşmelere başladığı da biliniyor.
Kürtler ve diğer halklar yaşadıkları bölgelerde özerk yapılarla kendilerini yönetmek arzusunda. Bu konuyu merkezi iktidarla konuşarak, pazarlık yaparak çözebilmeyi umuyorlar.

Dolayısıyla Rusya’nın Türkiye’nin beklentilerine de uyan Suriye’nin Kuzey Doğu’suna ilişkin açıklamalarına, iki süper gücün Suriye üzerindeki hakimiyet, etkinlik çekişmesi gözüyle bakmak mümkün.

Türkiye şimdi Rusya’yı da arkasına alarak, ABD’yi Kürtlerle işbirliği ve Fırat’ın doğusundaki hakimiyeti konusunda geriletmeyi, böylece Kürtleri o bölgeden söküp atmanın hesabını yapıyor.

Yine temelsiz bir denge politikası uygulamaya çalışıyor. ABD’ye karşı Rusya kozunu kullanarak, ABD’ye Kürtlerle ilgili politikasını kabul ettirmeye çalışıyor.

Bu şimdilik Rusya’nın da işine geliyor.

Türkiye’yi yönetenler hala Kürt düşmanlığını esas alan ilkesiz yaklaşımlarla hem ABD’yi hem de Rusya’yı idare edip kullanacaklarını zannediyorlar.

Minbiç konusunda ABD ile yıllardır yaptıkları görüşmelerin, pazarlıkların, gizli toplantıların sonuçları ortada. ABD Türkiye Rusya’ya yanaştı diye temel politikalarını değiştirmiyor. Ulusal çıkarı neyse ona göre davranıyor.

Moskova Soçi’de İdlib için istediğini aldı ve Türkiye’yi ABD’ye karşı kışkırtarak Kürtlere dolaylı bir suçlama yöneltti.

Ama gerçek durum şöyle:

Rusya da, ABD de PYD-YPG’yi terörist örgüt olarak kabul etmiyor. Rusya PYD-YPG’nin Moskova’da temsilcilik açmasına izin verdi.

Moskova yapılacak olan yeni Suriye anayasasına ilişkin taslakta Kürtler için, ‘kültürel özerlik’ ilkesini savunuyor.

ABD de benzer bir yaklaşım içinde. Kürtlerin Kuzey Suriye’de Irak Kürdistan Bölge Yönetimi’ne benzer bir yapı oluşturmasına sıcak bakıyor.

Süper güçlerin oyuncağı olmadan da denge politikası uygulamak mümkün.

Bunun için süper güçlerin Kürtler için istediklerini onlardan önce ve güçlü olarak benimsemek gerekirdi.

Bunu yapamazsan süper güçleri kullanıyorum derken onların oyuncağı olursun.

Türkiye’nin özellikle Suriye’de düştüğü durum maalesef bu…