SOYKIRIMIN 103. YILI: DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK HÂLÂ! – TEMEL DEMİRER

 

  1. I) BUGÜNKÜ DURUM
  2. II) TARİHTE ERMENİLER

III) “ERMENİ GERÇEĞİ”NİN REDDİ VE HAKİKÂT

  1. IV) RESMÎ OKUMALARI VE İTİRAZIYLA TARİH

IV.1) TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNİN TÜRKÇESİ

IV.2) ÖTEKİ TÜRKLER

  1. V) DEVLET İLE MÜNEVVER(İ)

V.1) YÜZLEŞME

SOYKIRIMIN 103. YILI: DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK HÂLÂ![1]

 

 

“Apaçık fikirler sevilmez.”[2]

 

Ne Ekim 2012’de Orhan Pamuk’un, “Türkiye’de 1 milyon Ermeni’yi 30 bin Kürt’ü öldürdüler. Bunu hiç kimse söylemeye cesaret edemiyor ben söylemek zorunda kalıyorum,” yollu kof narsizmine, ne de “Recep Tayyip Erdoğan, Ermeni meselesine dair eski Türkiye’nin faşizan zihniyetinin putlarını ilk kez 2014’teki taziye metniyle yıkıp geçmişti. Tarihe geçen o ikonoklast metniyle,”[3] diyen yağdanlıklara prim vermeyenlerden birisi olarak, “Ermeni Soykırımı’nın 103. yılında hâlâ değişen bir şey yok!” diyorum.

 

  1. I) BUGÜNKÜ DURUM

 

“Sorun” diye sunulmaya kalkışılan Ermeni Soykırımı’nı konuşmak (ve tartışmak) hâlâ çok zor.

“Ermeni soykırımı oldu,” diyen Hrant Dink’in katlinden 10 yıl sonra TBMM’de anayasa değişikliği görüşülürken HDP Milletvekili Garo Paylan,[4] “1913- 1923 yıllarında Ermeniler, Süryanîler, Rumlar ve Yahudiler kaybedildi. Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan ya sürüldüler ya mübadelelere uğradılar” der. Ve peşinden Meclis karışır. MHP, AKP hatta CHP milletvekilleri ayağa kalkar, tepki gösterir. Bağırış ve çağırışlar arasında Meclis Başkanvekili Ahmet Aydın’ın “Hâl ve hareketlerinize dikkat edin” sözleri duyulur. Aydın, Paylan’dan sözlerini geri almasını da ister.

Paylan, sözlerine devam eder: “Bir zamanlar yüzde 40’tık, bugün binde 1’iz. Herhâlde başımıza bir iş geldi ki… Ben adına soykırım diyorum, siz ne derseniz deyin. Adını hep beraber koyalım ve yolumuza devam edelim…”

Sataşmalar nedeniyle kullanamadığı süreyi doldurmak için 5 dakikalık ek süre ister Paylan. Bu kez Meclis Başkanı Aydın’dan, “Kusura bakmayın, yok öyle bir yağma” yanıtı gelir.

Oysa “soykırım” kelimesi daha önce defalarca Meclis kürsüsünde kullanılmıştır. Ama bu kez Paylan’a üç birleşim yasama faaliyetinden uzaklaştırma cezası verilir ve sözleri tutanaktan çıkarılır. O anları anlatırken “Linç ortamı vardı” der Paylan.[5]

Evet, HDP’nin Ermeni milletvekili Garo Paylan, 13 Ocak 2017’de Meclis’te gerçeği haykırmaktaydı. 1915’ten söz ederken “Ben bunun adına soykırım diyorum siz ne derseniz deyin. Adını hep birlikte koyalım yolumuza devam edelim. Ben dedemin neler yaşadığını çok iyi biliyorum. Sizler için ‘kılıç artığı’ olduğumu da…” diyordu cezalandırılan Garo Paylan…[6]

İstendiği kadar manipüle edilmeye, bastırılmaya, görmezden gelinmeye çalışılsın “sorun” denilen Ermeni Soykırımı karşımızdaydı.

Örneğin ‘Kamusal Politika ve Demokrasi Çalışmaları Derneği’nin, “Ermeni Meselesi”nin toplumda nasıl algılandığına dair araştırmasının bulgularından en çarpıcı olan, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendilerini sürekli tedirgin hissetmesiydi. Ermeniler eşit vatandaş muamelesi görmediklerini, toplumun geri kalanının kendilerine gizli bir nefret beslediğini düşünüyordu. Ermeni olmayanlarsa ya ayrımcılık yapıldığına katılmıyor ya da yapılmasını doğru buluyordu. Söylemleri, Ermenileri yabancı ya da misafir gördüklerine işaret ediyordu. 1915’te yaşananlar Ermeniler için istisnasız soykırımken, diğer kesimlerde ezici çoğunluk buna karşı çıkıyordu.[7]

Gerçekten de Kayuş Çalıkman Gavrilof’un, “Bizim için ‘renk’ diyorlar… Birileri bana, yani tüm yaşamını burada geçiren birine, dekoratif unsur muamelesi yapıyor. Oysa ben, her şeyini sahipleniyorum. Böyle sözler nedeniyle, bir vücudun habis uru gibi hissediyorum bazen. Yok sayılıyoruz. Sadece nefes alıp vermeye imkân veren bir sistem kurulmuş. Kanun, eşitlik vs. yalan aslında. Ne rengi, ne çeşnisi Allah aşkına? Ermenilerin bu şehre katkısı, kültürel katkısını gör önce, inkâr etme. Mimariyi İtalyanlaştırdın, tiyatroyu Türkleştirdin, maksat burada hiç Ermeni yaşamamış gibi bir tarih kurgulamak ve şehrin yapısını bu kurguya göre yeniden düzenleyip berbat etmek. Daha Güllü Agop’tan önce XIX. yüzyılın ortalarında, Ortaköy’de, Hasköy’de evlerde tiyatro yapıyorlar. Şairler, yazarlar… Zaman içinde bu etkinlikler kurumsallaşıyor. İlk kadın tiyatrocu Fani takma adlı bir Ermeni mesela. Sonra çeşni, dekorasyon muamelesi görüyorsun,”[8] diye haykırdığı tabloda Kamp Armen’den[9] 24 Nisan 2011’de, Ermeni er Sevag Şahin Balıkçı’nın şaibeli ölümüne[10] ve el konan Ermeni mallarına[11] hep aynı “hikâye”,  hep aynı “keder” değişen bir şey hâlâ yok!

Konu gerçekten de çok vahimdir; bir örnek bile durumun vahametini yeterince net olarak sergiler: ‘Eurovision’da tüm engellere rağmen komşu Ermenilere oy verebilen 43 Azeri sorgudan geçirildi. 2009 Mayıs’ında Moskova’da düzenlenen 54. Eurovision şarkı yarışmada ‘Nor Par/ Jan Jan’ şarkısıyla Ermenistan’ı temsil eden İnga ve Anuş’a destek için kısa mesaj attığı gerekçesiyle sorgulananlardan biri, BBC’ye “vatansever olmamak” ve “güvenlik tehdidi oluşturmak”la suçlandığını açıkladı![12]

 

  1. II) TARİHTE ERMENİLER

 

Paramaz’ları,[13] Gomidas Vartabed’leri, Misak Manukyan’ları, Vartan İhmalyan’ları,
Aram Pehlivanyan’ları, Sarkis Çerkezyan’ları, Armenak Bakırcıyan’ları, Hayrabet Hançer’leri, Nubar Yalım’ları, Manuel Demir’leri, Hrant Dink’leri vd’lerini yaratan; Anadolu’nun kadim halklarındandır Ermeniler…

 

SOYKIRIMDA KATLEDİLEN ERMENİ GAZETECİ, YAZAR VE AYDINLAR[14]
1 Kevork Ferid, Tasvir’i Efkar gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.
2 Hovhannes Kazancıyan, gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor.
3 Krikor Torosyan, Dizağik mizah dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Akıbeti bilinmiyor.
4 Sarkis Minasyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ayaş, 5 Mayıs 1915.
5 Sarkis Suin (Süngücüyan), İravunk (Hak) gazetesi, 1 Haziran 1915’te tutuklandı. Akıbeti bilinmiyor.
6 Nerses Papazyan, (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
7 Harutyun Şahrigyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
8 Garabed PaşayanKhan, yazar, doktor, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
9 Levon Larents, Tsayn Hayrenyats (Vatanın Sesi) gazetesi, Murc (Çekiç) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
10 Simpad Pürad, Pünig gazetesi, Kağapar (Fikir) dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
11 Hampartsum Hampartsumyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
12 Keğam Parseğyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
13 Şavarş Krisyan, Marmnamarz (Beden Eğitimi) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
14 Siamanto (AdomYarcanyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
15 Armen Doryan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915.
16 Sarkis Parseğyan (Şamil), Aşkhadank (Emek) gazetesi, Ankara 1915.
17 Yervant Srmakeşhanlıyan (Yerukhan), gazeteci-yazar, Harput, 1915.
18 Tılgadintzi (Hovhannes Hanıtyunyan), gazeteci-yazar, Harput 1915.
19 Gagik Ozanyan, Merzifon Halguni dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Sivas 1915.
20 Mardiros H. Kundakçıyan, Ceride-i Şarkiye gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Kayseri’de idam edildi.
21 Vıramyan (OnnigTertsagyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, Van, 1915.
22 Dikran Odyan (Aso), Yergir (Ülke) gazetesi, 1915
23 K. Khajag (Karekin Çakalyan), yazar, Diyarbakır 1915.
24 Rupen Zartaryan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır 1915.
25 Karakin Gozikyan (Yesalem), Manzume gazetesi, Nor Gyank (Yeni Hayat) dergisi, Trabzon sürgünü, 1915
26 E. Agnuni (Khaçadur Malumyan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır, 5 Mayıs 1915.
27 Krikor Zohrab, gazeteci-yazar, milletvekili, İstanbul 20 Mayıs 1915 sürgünü, Urfa, 15 Temmuz 1915.
28 Mihran Tabakyan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat, Ağustos 1915.
29 Hagop Terziyan (Hagter), gazeteci-yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Yozgat 24 Ağustos 1915.
30 Diran Kelegyan, Sabah gazetesi yayın yönetmeni, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915.
31 Taniel Varujan, yazar-şair, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915.
32. Rupen Sevag, (Çilingiryan), Azadamard (Özgürlük Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915

 

1080-1199 arasında bugünün Çukurova bölgesinde yer alan Klikya’da beylik olarak yaşayan Ermeniler, 1199’da krallıklarını kurarlar. Bu devlet, Ruben I isimli bir Ermeni beyi tarafından Bizans İmparatorluğu’ndan alınan toprak üzerine kuruldu ve zamanla Doğu Anadolu’ya yayıldı. Leon I devletin ilk kralı oldu. Başkenti ve kilisenin merkezi şimdiki Adana Kozan ilçesinin bulunduğu Sis şehriydi. Surp Sofia Manastırı Sis’in aynı zamanda bilim ve yazım merkezi olmuştu. Şehirde, üniversite, zengin ve çok dilli kitaplarla dolu kütüphaneler vardı. Farklı bilim dallarıyla ilgili çok sayıda elyazması burada yaratılıp kopyalanmaktaydı. 1241 yılında kraliçe Zabel’in kurduğu Sis hastanesi ünlüydü.

XIV. yüzyılda siyasi durumun kötüleşmesiyle Kilikya Ermeni Krallığı, Mısır Sultanlığı tarafından gelen güçlü darbelere dayanamaz. 1375 yılı baharında Sis şehri, Memluklular tarafından işgal edilip talana ve yıkıma maruz kalır. O andan itibaren Kilikya Ermeni Krallığı’nın varlığı sona erer. Toplu katliamlardan kurtulanların birçoğu, kral V. Leon ve diğer soylularla birlikte esir alınarak Mısır’a sürülür. Bu olaydan sonra Sis şehri uzunca bir süre Türkmen aşiretlerinin saldırılarına ve çapulculuklarına maruz kalır. 1487 yılında şehir Osmanlılar tarafından işgal edilir.

Zeytun, (Zetin, Zeytin, Süleymanlı, Ulniya Sancağı) tarihte Dağlık Kilikya’nın Halep (Adana) Vilayeti’ndeki Maraş Sancağı’nda bulunan derebeylik olarak bilinmekte. Zeytun bölgesi 1080-1375 yıllarında Kilikya Ermeni Devleti’ne, XV. ve XVI. yüzyıllarda farklı Türk boylarına tabi olmuş, 1517’de Osmanlı tabiiyetini kabul etmişti. 1626-1627’de ise IV. Murat, Zeytun Ermenilerine yarı-özerklik statüsü tanıdı.

  1. Murat, dağlık bir bölgede hayvancılık ve tarımla zorlukla geçinmeye çalışan Zeytunlu Ermenilerine istekleri üzerine vergi indirimi sağlamıştı. Bölgede yaşayan Türkmenler ve Ermeniler bazen çatışıyorlar bazen de çıkarlarda uyuşuyorlardı. Osmanlı Devleti bölgeyi kontrol etmek için 1864 sonlarında Fırka-i İslâhiye adlı bir birlik kurarak denetimi sağlıyor ve 1865 yılında Zeytun beyleri önce Halep’e ve oradan da İstanbul’a sürülüyordu.

1877-1878’deki Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi uyarınca Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu’nun altı vilayetinde, (Erzurum, Van, Bitlis, Sivas, Harput ve Diyarbakır) ıslahat yapılması gerekiyordu. Bu sırada Zeytunluların isyan hazırlığı içinde olduğu istihbaratını alan Halep Valisi Kamil Paşa askerleriyle Zeytun’a gelerek, halkın elindeki silahları toplar, 200 kişiyi tutuklar ve kocaları dağa çıkan sekiz Ermeni kadını Halep’e götürür. İngiltere’nin araya girmesiyle gerilim azalır.

1878 Berlin Kongresi, Osmanlı Devleti’nden Doğu Anadolu’daki Ermenilerin Rus himayesine yönelmelerine engel olmak amacıyla bu bölgedeki Ermenilerin durumunu düzeltmeye yönelik bir dizi reform yapmasını talep etmişti. Abdülhamid yönetiminin bu reformları ertelemesi ve bölgedeki Kürt aşiretlerini muhtemel bir Ermeni isyanına karşı silahlandırma yoluna gitmesi üzerine Ermeniler arasında devrimci ve milliyetçi örgütler güç kazandı.

1887’de Maraş’a bağlı Zeytun’da Ermeni devrimci örgütlerince desteklenen direniş hareketleri başlatıldı. Aynı yıl, sosyalist Ermeniler Cenevre’de Hınçak Cemiyeti’ni kurdular. Rusya’daki fikir akımlarından etkilenilerek kurulan bu cemiyetin amacı, özerklik konusunda padişaha baskı yapmaktı. Zeytunlular, 1895-1896’da da devlet güçlerine karşı sert direniş gösterdiler.[15]

15 Nisan’da başlayan ve günler süren 1909 katliamında, Adana’nın Ermeni mahalleleri yer ile yeksan olmuştu. Binlerce Ermeni katledilmişti.[16]

Ermeniler 1915’de soykırıma maruz kalıp, tehcir edilerek Suriye çöllerine sürülür.

 

III) “ERMENİ GERÇEĞİ”NİN REDDİ VE HAKİKÂT

 

“Ermeni Gerçeği” ve soykırımına ilişkin söz ettiniz mi, alacağınız ilk yanıt “Belgesi nedir?” olur…

Burada kalınmaz, “mukatele”den, “savaş koşulları”ndan, “önlenemez hastalıklar”dan söz edilir ve “Anadolu’da Ermenilerin gördüğü zarar kadar, Ermenilerden zarar gören yüz binlerce Müslüman var. Bunlar belgelerde kayıtlıdır… Ey Ermeni Diasporası, Ey Ermenistan yönetimi. Gelin, buyrun. Bizim arşivimiz. Belgeler burada. Senin ne kadar belgen var,” diye ekler Tayip Erdoğan’lar…

Belge isteyenlerin nefesini kesecek o kadar çok yazılı ve görsel belge var ki…

“Nasıl” mı?

Osmanlı İmparatorluğu’nda XX. yüzyılın başında Edirne’den Eskişehir’e, Adapazarı’na, Bursa’ya, Merzifon’a, Amasya’ya, Ankara’dan Adana’ya, Antakya’ya, Gaziantep’e, tüm Trakya ve Anadolu’daki Ermeniler, kent, mahalle ve köy olmak üzere, 2 bin 925 yerleşim yerinde yaşıyordu. Ermeni nüfus, kayıtlara 6 Ermeni vilayeti (Vilayat-i Sitte) olarak geçen Erzurum, Van, Mamüretü’l Aziz, Diyarbekir, Sivas ve Bitlis’te yoğunlaşmıştı. İstanbul Patrikhanesi’nin 1913’te yaptığı nüfus sayımına göre nüfusları yaklaşık 2 milyondu. Bin 996 okulu, 173 bin erkek ve kız öğrencisi, 2 bin 538 kilise ve manastırı vardı. Kısacası imparatorlukta canlı ve köklü bir Ermeni varlığı bulunuyordu.

Kentlerde ve kasabalarda, zanaatkâr, tüccar, imalatçı olarak göz önünde olan Ermenilerin, gerçekte büyük bir çoğunluğu köylüydü ve Türkler, Kürtler, diğer Müslüman ve Hıristiyan toplumlarla iç içe yaşıyorlardı.

Ermeni aydınlarının İstanbul’da tutuklanarak ölüme gönderildiği 24 Nisan 1915 tarihinin simgelediği soykırımda, sürgünler ve katliamlarla, okul, kütüphane, kilise ve diğer kurumların oluşturduğu altyapının tahribi ve özel mülke el konulması yoluyla Ermeni toplumsal varlığına son verildi.

Soykırımın tek kurbanı Ermeniler değildi. Anadolulu Rumlar, Süryanîler, diğer Hıristiyan halklar bu süreçte katledildi, sürgün yollarından ölüme terkedildi, yurtlarından sökülüp atıldı.

Tehcir, iddia edildiği gibi yalnızca savaş bölgesinden değil, İzmir dışında ve yaygın bilinenin tersine İstanbul da dahil, Osmanlı toprağının her yerinden yapıldı. Bazı yerlerde kafileler doğrudan katledildi, bazı yerlerde sürgün yollarında, kamplarda, insanlık dışı koşullarda yavaş bir ölüme mahkûm edildi. Katliamların en kanlıları doğu vilayetlerinde gerçekleşti.

Ancak o dönemde, olayların geçtiği yerlerde çok sayıda yabancı vardı. Konsolosluk görevlileri, misyonerler, Kızılhaç hemşireleri, doktorlar, bölgeden geçen yolcular gördüklerini yazdılar. Günlükler tuttular. Raporlar hazırladılar. Yaşananları kayda geçirdiler. Dünyanın çeşitli yerlerinde arşivler soykırımın belgeleriyle dolu.

1916’da İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ‘Mavi Kitap’ta[17] yer alan ve birbirinden habersiz, birbirinden bağımsız ve coğrafi olarak çok farklı yerlerdeki kişilerin anlatımlarını içeren 150 belge, aynı gerçeğe, devlet eliyle planlanan ve uygulanan soykırıma tanıklık ediyor. Aşağıda anlatılanların büyük bir bölümü bu tanıklıklara dayanıyor.

 

ANILAR, TANIKLIKLAR
“MEZBAHA VİLAYETİ”: HARPUT Harput’un (Ermenice Kharpert) soykırımın anlaşılması açısından özel bir yeri var. 50’den fazla kasaba, mahalle ve köyde yaklaşık 40 bin Ermeni’nin yaşadığı Harput, savaş bölgesinin dışındaydı. Yani bir “güvenlik” sorunu yoktu. Devletin kesin bir egemenliği söz konusuydu. Ermeni devrimci hareketlerinin bir etkinliği yoktu. Halk tehcire karşı direnmedi, kendini savunmadı. Buna ragmen Harput’un Ermeni nüfusunun yüzde 97’si yok edildi.[18] 1915 sonunda Harput’ta tek bir köy bile kalmamıştı. Bu bölgede, yaşananları kayda geçiren en önemli kişilerden biri, ABD’nin Harput Konsolosu Leslie Davis’di. Harput’ta erkeklerin çoğu yüzlerce kişilik gruplar hâlinde sürgüne çıkarılmış, bunların büyük bir bölümü katledilmiş, sağ kalan birkaç kişinin Harput’a dönmesiyle olan biten öğrenilmişti.

Osmanlı sınırları dışına geçmeyi başaran bir kadın, Kahire’deki Gregoryen Piskoposu’na, ayakkabısının topuğu içine sakladığı mektubu getirir. Mektupta, “Dostlarım, daha fazla anlatmaya vaktim yok. Hayatı, malı, onuru gasp edilmiş Ermeniler son yardım çığlıklarını size iletiyorlar-sağ kalanların hayatını kurtarmak için yardım edin! Bu mektubu kanımla imzalıyorum!” yazılıdır.

Toplu katliam duyumlarını araştırmak için Leslie Davis ile misyon hekimi Henry Atkinson 1915’in 1 Ekim sabahında erkenden yola çıktılar ve sürgün kafilelerinin yürüyüş rotasını izlemeye başladılar. Yol boyunca kafilelerin uzun, dolambaçlı yürüyüş yolunun her dönemecinde düzinelerce ölüyle karşılaştılar, çektikleri fotoğraflarla bunları belgelediler ama buraya “mezbaha” denilmesinin esas nedeni bu “sıradan” ölümler değildi. Mezere’nin 20 km. kadar ilerisinde Gölcük Gölü’nün kıyıları, tepeler, kayalıklar, çukurlar çıplak insan cesetleriyle doluydu. Erkekler daha önce toplanıp katledildiği için cesetlerin çoğu çocuk ve kadınlara aitti. Vücudu zarar görmemiş bir tek kadın cesedi bile yoktu. Jandarma yerel halkı, bu katliamı gerçekleştirmekle görevlendirilmişti, karşılığında da Ermenilerin üzerindeki tüm değerli eşyalara ve her şeye el koyma izni verilmişti. Mermi tasarrufunda bulunmak için kurbanların bir kısmı süngülenerek veya dövülerek öldürülmüştü. Cesetlerden bazıları yakılmıştı. Salgın hastalık tehlikesine karşı değil, yuttukları düşünülen altınları ele geçirmek için. Leslie Davis ve Henry Atkinson gölün etrafında tahminen 10 bin ölü bulunduğunu tespit ettiler.[19]

HALEP KURTARMA EVİ KAYITLARI Ermeni Soykırımı konusunda “arkeolojik” sayılabilecek yeni bir bilgiler, Cenevre Milletler Cemiyeti arşivindeki soykırımdan kurtulan 1700 civarında Ermeni kadın ve çocuğun hayat hikâyelerini içeren Halep Kurtarma Evi Kayıtları’dadır![20]

Birinci Cihan Harbi’nin Osmanlıların yenilgisi ile sonuçlanması ile birlikte, Ermeni soykırımından hayatta kalan insanların nasıl kurtarılabileceği önemli bir sorun teşkil etti. 1920 Ağustos’unda imzalan Sevr Antlaşması’nda konuya özel bir yer ayrıldı ve antlaşmanın 142. maddesi ile Osmanlı Hükümeti bu insanları kurtarmakla görevlendirildi.

Antlaşmaya göre, kurtarma çalışmaları Milletler Cemiyeti denetiminde yürütülecekti. Başta İstanbul olmak üzere, birçok yerde Komisyonlar kuruldu. Anadolu’ya özel heyetler yollandı.

Halep’te Milletler Cemiyeti bünyesinde kurulan Kurtarma Evi, Danimarkalı misyoner Karen Jeppe’nin önderliğinde, 1921 yılında faaliyete başladı. Kurtarma Evi’ne bağlı olarak, ağırlıkla bugünkü Suriye-Lübnan sınırları içinde yerel istasyonlar kuruldu; Türkiye içlerine kadar, birçok bölgeye elemanlar yollandı. Sonuçta, 1922-1930 yılları arasında çok sayıda kadın ve çocuk Müslüman evlerden alınarak normal hayata kavuşturuldular.

Kurtarılanların künye bilgileri ve kısa özgeçmişleri özel defterlere kaydedildi. Bugün bu defterler Cemiyet’in Cenevre’deki arşivinde bulunmaktadır.

Kabul Evi’nin çalışmalarını yöneten Karen Jeppe’nin verdiği bilgilere göre, 1922 Mart ayından 1930 yılına kadar toplam 1664 kişinin kaydı tutuldu. Bugün bu defterlerden iki tanesi kayıp olup, elde toplam 1464 kişiye ait kayıt bulunmaktadır.

İngilizce tutulmuş olan kayıtlarda her bir kişi için bir sayfa ayrılmış. Birçok durumda, çocuk veya kadınların resimleri çekilmiş ve ilgili sayfaya konmuştur. Kurtarılan kişinin adı soyadı, biliniyorsa babasının adı, doğum yeri ve yaşı, verilen standart bilgiler arasındadır.

Her bir hayat hikâyesi, insan yüreğinden bir parçayı alıp götürecek dramlarla dolu. Vahşice imha edilmeler, kadın ve kız çocuklara tecavüz veya köle olarak kullanılma hikâyeleri, son derece sade ve düz ifadelerle dile getirilmiş. Sayfalarda bol miktarda vicdanlı Müslümanların hikâyelerine de rastlamak mümkün. Ellerinden geldiğince Ermenilere yardım etmeye, insan hayatı kurtarmaya çalışmışlardır.[21]

HALEP’Lİ BİR ERMENİ TANIK “Harput, Diyarbakır, Bitlis, Muş, Maraş, Zeytun, Sivas, Erzurum gibi Kuzey Ermenistan ve Anadolu şehirlerinden sürülen Ermenileri Halep’te, çorak arazilerde, eski binalarda, avlularda ve dar ara sokaklarda görürsünüz; durumları tarif edilemeyecek kadar feci. Hiç yiyecekleri yok ve açlıktan ölüyorlar. Eğer gözlerinizi yaşadıkları yerlere çevirecek olursanız, paçavralara, çöplere ve insan dışkısına bulanmış, ölülerle ölmekte olanların kucak kucağa olduğu bir yığın görürsünüz. Bu yığın içinden bir parçayı çekip almak ve bunun yaşayan bir insana ait olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Sokaklarda, yüklenmek üzere ceset arayan açık at arabaları geziyor ve bunlardan birini, bir deri bir kemik kalmış on-on iki cesetle dolu hâlde geçtiğini görmek olağandan sayılıyor. Arabalara, avlulardan, dar ara sokaklardan sürüyerek çekilip çıkarılan ve birer kömür çuvalı gibi atılan, çoğunlukla kadın ve çocuklara ait cesetlerin yüklendiğini görebilirsiniz. Eğer geceleyin Halep’in bazı mahallelerini dolaşırsanız, yerde yatan tanımlanamaz ‘bir şey’ görürsünüz; bir inilti duyar ve bunun, ertesi sabah bir at arabasına atılıp, mezarlığa götürülecek bu insan enkazlarından biri olduğunu anlarsınız. Bu insanların çoğu yardım almayı reddediyor ve acılarını daha da uzatmaktansa buna bir son vermek için ölmeyi tercih ettiklerini söylüyor, çünkü gelecek onlara çektikleri eziyetin azalabileceğine dair hiçbir umut vaat etmiyor.”
KONYA’DA SÜRGÜN KAFİLELERİ Konya’dan misyon doktoru Dr. William S. Dodd’un ABD Büyükelçisi Morgenthau’a yazdığı 8 Eylül 1915 tarihli mektupta anlatılıyor: “Ereğli’de sürgünler demiryolu istasyonunun yöresindeki açık alanlarda kamplara yerleştirilmiş durumdalar. Onlara hiçbir korunak sağlanmamış. Gözlerimle gördüm, sadece kalın yaygılar, pelerinler, çadır bezleri, çarşaflar, pamuklu kumaşlar, masa örtüleri ya da mendillerle ellerinden geldiğince çadır yapmaya çalışıyorlar. Bu kalabalık için hiçbir sıhhi tesisat sağlanmadığından bulunabilen her köşe tuvalet olarak kullanılmakta. Bu bölgedeki pis kokuyu ancak korkunç diye tanımlayabilirim… ‘Ankara’dan bu gece aldığım bir raporu da eklemeliyim; bunun doğru olduğuna inanmak için her türlü nedenim var. İki üç hafta kadar önce, Ankara’daki ileri gelen Ermenilerden yaklaşık iki yüzü hapsedilmiş, ardından geceleyin otuzar-kırkar kişilik gruplar hâlinde arabalara bindirilerek Kızılırmak kıyılarına götürülmüşler ve orada öldürülmüşler. Demiryolu çalışanlarından on sekiz kişi ve Osmanlı Bankası’nın müdürü bunların arasındaymış. Bu bilgiyi o zaman sağlam bir kaynaktan almıştım; şimdi doğrulandı. Geçtiğimiz hafta içinde, Gregoryen, Protestan ya da Katolik, tüm Ermeni erkekler evlerinden alınmışlar; fanila ve iç donlarına kadar soyulmuşlar; birbirlerine bağlanıp götürülmüşler ve onlardan bir daha haber alınamamış. Kadınlar ve kızlar Türk köylerine dağıtılmışlar; Türkler gelip kızları inceliyor ve istediklerini seçiyorlarmış. Size karısı ve üç kızı gözlerinin önünde götürülünce aklını oynatan Ankara’nın en varlıklı adamlarından birinin adını verebilirim.”
İZMİRLİ ÖĞRETMEN “Mezopotamya ile ıssız Suriye Çölü arasında, Fırat nehrinin yakıcı kıyıları boyunca büyük katliamdan kaçmış binlerce Ermeni sürgününün bulunduğu kamplar sıralanır. Osmanlı ordusunda görevli Doktor T. Toroyan, iki jandarma eşliğinde salla, bu kamplardan birinin bulunduğu Meskene’ye gider ve gördüklerini şöyle anlatır:

“Zavallı insanlar vücutlarını zar zor örten paçavralara sarılmışlardı ve onları doğa şartlarına karşı koruyacak hiçbir şeyleri yoktu. Bazıları yere çömelmiş, yırtık pırtık gölgeliklerin altında kendilerini korumaya çalışıyordu, fakat çoğunda o da yoktu. Jandarmalara her yerde gördüğüm ve etrafında yüzlerce köpeğin dolaştığı tuhaf küçük tepecikleri sordum. Soğukkanlılıkla, ‘Onlar gavurların mezarları’ diye cevap verdiler. ‘Buraya geçen ağustosta, ilk getirilenler. Hepsi susuzluktan öldü. Haftalarca su içmelerini yasaklamamız emredildi.’

Bir ara refakatimdeki iki jandarma yanıma geldi. Bir kızı işaret ettiler: ‘Efendi, onu alalım ve yanımızda Bağdat’a götürelim.’ Kız korkuyla titreyerek yaklaştı. Bana Fransızca birkaç kelime söyledi. İzmir’de öğretmenmiş. Açlıktan ölüyordu. Yere yığıldı kaldı. Jandarmalar fırsattan istifade, onu kucaklamış, salıma doğru taşıyorlardı. Mani oldum. Sonra zavallı kızın dudaklarına birkaç damla konyak damlattım, tekrar kendine geldi. İki kadın gördüm, biri yaşlı, diğeri çok genç ve çok güzeldi, başka bir genç kadının cesedini taşıyorlardı; yanlarından ancak geçmiştim ki feryatlar yükseldi. Kız kendisini sürüklemeye çalışan bir zalimin pençesinden kurtulmaya çalışıyordu. Ceset yere düşmüştü, kız, yarı bilinçsiz bir hâlde, onun yanında kıvranıyor, yaşlı kadın hıçkırarak ağlıyor ve ellerini ovuşturuyordu. Müdahale edemedim. Kesin emir almıştım. Öfke ve isyan içinde titreyerek ırmağın kıyısına bağladığım salıma sığındım. Sonunda jandarmalar döndü, salcı ipleri çözdü ve küreklere asıldı. Yola çıkıyorduk. Ansızın jandarmalar bağırmaya ve sanki komik bir şey seyrediyorlarmış gibi kahkaha atmaya başladılar: ‘Kıza bak! Dün gece hesabını gördüğümüz kız!’ Baktım ve suyun üstünde yüzen bir ceset gördüm. İzmirli öğretmendi, zavallı kızla daha birkaç saat önce konuşmuştum. Karanlık bastığında bu iki vahşi hayvanın kurbanı olmuştu.”

HARUTYUN ESAYAN Beyrut’tan gemiyle Osmanlı sınırları dışına, Mısır’a geçmeyi başaran bir kadın, Kahire’deki Gregoryen Piskoposuna, ayakkabısının topuğu içine sakladığı mektubu getirir. Mektupta, “Şu anda içinde bulunduğumuz korkunç durumdan sağ kurtulanların ızdırap çığlıklarını kulaklarınıza ulaştırmak için aceleyle ve gizlice size yazıyorum. Milletimizi eziyor, biçiyorlar. Belki bu, Ermenistan’dan duyduğunuz son çığlık olacak. Artık ölümden korkumuz yok, bütün bir halkın ölümü bize artık çok yakın. Kardeşlerinin ardından ağlayan kimsesiz çocuklarız biz. Bu satırlar ızdırabımızı anlatamaz; bunu hakkıyla yapabilmek için ciltler dolusu rapor yazmak gerekir.”

Harutyun Esayan sağ kalanlar için yardım istemektedir. “Burada Arabistan’a gönderilmeyi bekleyen 15.000 Ermeniyiz! Bütün Ermenistan tamamen temizlendi. Binlerce kadın ve erkek cesedi Fırat’ta akıntıya kapılmış yüzüyor, Avrupalılar bunların fotoğraflarını çekti. 15.000 Zeytunlu Deyr-el Zor’a sürüldü ve orada en kötü gaddarlıklara maruz kaldılar. Daha memeden kesilmemiş binlerce bebek anneleri tarafından ya nehre atıldı, ya da yol kenarlarında bırakıldı. Diyarbakır hapishanelerinde 1.000 Ermeni’nin boğazları kesilmiş. O bölgenin din görevlisi hapishanenin avlusunda içki alemi yapan jandarmaların ortasında diri diri yakılmış, Beniani, Adıyaman, Selefkiye bölgelerindeki insanlık dışı katliamlar yaşanmış; 13 yaşından büyük tek bir erkek bile bırakılmamış; kızlara acımasızca tecavüz edilmiş. Dörtlü, sekizli ya da onlu gruplar hâlinde birbirine bağlanan bu insanların Fırat’a atılan tanınmaz hâldeki cesetlerini kendi gözlerimizle gördük. Çoğunluğu tarifi imkânsız derecede bozulmuştu.

Dostlarım, daha fazla anlatmaya vaktim yok. Hayatı, malı, onuru gasp edilmiş Ermeniler son yardım çığlıklarını size iletiyorlar-sağ kalanların hayatını kurtarmak için yardım edin! Bu mektubu kanımla imzalıyorum!”[22]

ARŞALUYS MARDİGANYAN Ermeni Soykırımı’ndan mucize eseri sağ kurtulmuş Arşaluys Mardiganyan, Babasının, annesinin, kardeşlerinin ölümüne tanıklık etmiş, işkence görmüş, esir pazarlarında satılmış, zengin Kürt ve Türk ağaların haremlerinde kalmaya zorlanmıştı. Kendisini din değiştirip Müslüman olmaya mecbur eden Bey’in evinden, onca acılı zamandan sonra karşısına çıkan, çocukluk günlerinden tanıdığı Ermeni çoban sayesinde kurtulup dağlara sığınmıştı.

Aylarca kayalıkların kendisine sunduğu kuytularda saklandı Arşaluys Mardiganyan. O sırada Rus egemenliği altında olan Erzurum’a varıp da özgürlüğüne kavuşuncaya kadar dağlarda yürüdü hiç durmadan. Korku içinde, üzerinde Amerika bayrağı olan bir binaya doğru can havliyle ve son gücüyle koşmadan önce gördüklerini başka biri görseydi aklı uçup giderdi başından. Ruslar ve Amerikalıların korumasında, onca acı çektiği topraklardan ayrılıp önce Rusya’ya sonra da ABD’ye gitti. “Yeni Dünya”ya adım attığında henüz 17 yaşındaydı ve bakışları acıyla perdelenmişti.[23]

VARUJAN ARTİN “Dedem Sivas’ın Kartaros, bugün Boğazdere ismini taşıyan köyünde doğdu. Temmuz 1915’de evinden alındı, mecburi tehcir kafilesine katıldı. O zaman 15-16 yaşındaydı. Köyü o zaman Şarkışla’ya bağlıydı. Malatya’ya doğru yola çıkarıldılar. Malatya’dan da Der- Zor’a, çöllere sürüldüler. Bize hep ailesinin 50 kişilik olduğunu söylerdi. Tek hayatta kalan, dedemdi. Babası, annesi, teyzeleri, kardeşleri hemen hemen hepsi ya tehcire çıkarılmadan köyde ya da tehcir yollarında öldürüldüler”.

Dedesinin Irak’taki Basra şehrine kadar gittiğini anlatan Artin, oradan Bağdat’a, ardından o dönem orada bulunan İngilizler aracılığıyla Beyrut’a geçip, Marsilya’ya doğru yola çıktığını ifade ediyor. Artin, dedesinin yetimhanede bulunmayan Ermenilerden biri olduğunu belirterek “Biliyorum ki soykırımın en korkunç olaylarını yaşadı ve gördü. Ama bana hiç anlatmadı” diyor.

Dedesinin bilge ve insanlar için büyük sevgi duyduğunu ifade eden Artin, dedesini şöyle anlatıyor: “Dedem onca yaşadığına rağmen hiç nefret duygusu taşımıyordu. Bize nefreti aktarmamayı başardı. Olumsuz duyguları, diğerlerinin anlayabileceği şeylere dönüştürmeyi bize öğretti. Ben onunla büyüdüm ve köyünü anlatırken çocukluğumda sanki dedemin köyünde yaşıyormuş gibi hayal ettim. Kalbinde, aklında hep köyündeki yaşamı vardı.”

Babasından soykırımla ilgili yaşananları duyduğunda çok büyük bir acı hissettiğini söyleyen Artin, babasının kendisine anlattıklarını “Babam, babasına dair ‘Sivas’ın dağ köylerinde hep el emeğiyle yaşamıştı. Kocaman, iri yapılı bir insandı. Ama bir kase çorbayı bitiremiyordu. Çorba tabağını yere atıyordu. Ben niye hayattayım diye acı çekiyordu’ diye anlatırdı.”[24]

MANUEL KIRKYAŞARYAN 6 Mart 1906’da Adana’da doğan Manuel Kırkyaşaryan, 1915’te ailesi ve bölgedeki Ermenilerle birlikte tehcir ediliyor. Ölüm yolculuğunda annesi Mariam, gözlerinin önünde nehre atlayıp intihar ediyor. İki gün sonra, geceyarısı uyandığında babası Stephan’ın açlık ve yorgunluktan ölmüş olduğunu görüyor. Henüz 9 yaşındaki Manuel, 17-18 yaşına kadar Midyat-Cizre bölgesindeki Kürt köylerinde kâh satılarak; kâh kaçarak, rençberlik, ırgatlık yaparak bir şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Ölümlere, tecavüzlere, gaddarlıklara, hırsızlıklara, talanlara tanık oluyor.

Kötü olmayan (“iyi olan” demek kolay değil) insanlarla da karşılaşıyor Manuel. Kimi zaman ekmek veren biri çıkıyor karşısına, kimi zaman onu “sahiplenen” bir aile, ölüm döşeğindeki (“döşek” lafın gelişi tabii) akranıyla ahırda gizlenmelerine göz yuman köylüler yahut anadan üryan bırakılan Manuel’e örtünmesi için peçesini uzatan bir kadın. Tehcir kafilesinden bir şekilde kopup Kürdistan köylerinde oradan oraya savrulan küçük Manuel, ilk gençliğine kadar kendi kavminin izini sürmekten geri durmuyor ve nihayet Hıristiyanların yaşadığı bir köye, oradan da Ermenilerin olduğunu öğrendiği Musul’a yürüyerek gidiyor! 1915’te Adana’daki sıcak yuvasından çıkıp az da olsa soluk alabileceği Halep’e vardığında yıl 1924’tür 18-19 yaşlarındaki Manuel, hayatta kalabilen diğer Ermeni çocuklarının çoğu gibi öksüzdür. Halep’te önce teyzesini buluyor, sonra da kızkardeşlerinden birinin Amerika’da, diğerinin Kıbrıs’ta olduğunu öğreniyor. İlanlarla, mektuplaşmalarla birbirlerinin varlıklarından haberdar oluyorlar. Halep’teki teyzesi genç Manuel’i Amerika yerine daha yakın olan Kıbrıs’a, küçük ablası Ojen’in yanına gönderiyor.

Nihayet 1937’de Kıbrıs’ta, Adana’daki kapı komşularının kızı, “beşik kertmesi” Zaruhi’yi buluyor ve 1937’de evleniyorlar. 1968 yılında da çocuklarının izinden, Avustralya-Sydney’e göç ediyor Kırkyaşaryan çifti. 1980 yılına kadar işsiz kaldığı günler dışında durmadan muhtelif yerlerde çalışan Kırkyaşaryan, 74 yaşında evine çekiliyor ve oturup tehcir anılarını kimseyi sokmadığı odasında kısık bir sesle teybe kaydediyor. Ölümünden önce kimsenin bu kasetleri dinlemeyeceğine dair de aile fertlerine söz verdirtiyor. En son iki yaşındayken gördüğü ablası Siruhi’yi ise 77 yaşındayken gidip California’da ziyaret ediyor. 1997’de ölene kadar sağlıklı bir yaşam sürdüren Manuel’in her gece saat 02 sularında kâbusla uyandığını ise anılarını kitaplaştıran Baskın Oran aktarıyor. Bu saat, 9 yaşındayken konakladıkları bir yerde uyanıp yanıbaşında babasını ölü bulduğu saattir.

Manuel öldükten sonra, oğlu Stephan (dedesinin adını taşıyor) ses kayıtlarını Baskın Oran’a ulaştırıyor. Oran da büyük bir titizlikle bu kasetleri çözüyor ve ilk defa 2005 yılında, ses kayıtlarının da bulunduğu bir CD’yle İletişim Yayınları’ndan, “M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları” ismiyle bastırıyor. Manuel’in ilerleyen yaşına rağmen çalışmaya devam etmesine razı olmayan çocuklarına her seferinde verdiği bir yanıt var: “Ben dokuzumda öleceğidim. Bu hayat bana Allah’ın lütfudur.”

Kırkyaşaryan’ın hikâyesinde sayısız gaddarlık tanıklığı var ama herhâlde en mide bulandırıcısı, Halep’teyken karşılaştığı bir olaydır. Onun ağzından aktaralım: “Ve dedik, burası Derzor çölüdür, devamı var, şimdik devam ediyoruz. 1925 senesiydi, vakıtlar yaz, ben ise Halep’te Topçuyanların garacında vorşopta zanaat öğreniyordum. Yani orada çalışıyordum. Günün birinde baktım ki, bir böyük otombil yüklü garaca geldi. Üstü gayet yüksek çuvallarınan yüklenmiş bi şeyler varıdı. Dedim, ‘Ne gadar yüklemişler bunu, ağır değil mi?’. Ve bana dediler, ‘Hayır, ağır değildir, hafiftir. Öyle çok görüküyor fakat hafiftir.’ ‘Nedir,’ dedim, ‘çuvalların içindeki?’ Bana dediler, ‘Onun içindekinler, vaktında Ermeni muhacirleri ki, Derzor çöllerine gittiler ve yani götürdüler ve orada öldürdüler, onların kemikleridir’ dediler. ‘Ne yapacaklar bunu?’ dedim. Dediler bana, ‘Bir şirket Evropa’dan gelmiş bu kemikleri toplatıb alıb İskenderun Limanı’na götürecek ve ordan vapura   yükledip Evropa’ya yollayacaklar.’ ‘Ne yapacaklar?’ dedim. ‘Orasını bilmeyiz’ dediler.”

Soykırıma uğrayan Ermenilerin kemiklerinin toplanıp satıldığına dair tanıklık Kırkyaşaryan’ınkinden ibaret değil. Baskın Oran daha sonra bu meseleye dair başka belgeleri, Kırkyaşaryan’ın yukarıda iktibas ettiğimiz sözlerini tekrar naklederek bir yazısında paylaştı: Ermeni kemikleri ihracatı…[25]

KÖRPAH’TA MARABASI HOSROF Hosrof, Hasan Ağa’nın kapısında Körpah’ta marabaydı. Hosrof’un akrabaları Sivas’a bağlı Kangal Ermenilerindenmiş. Buradan kalkıp önemli bir Ermeni yerleşim birimi olan Arapgir’e yerleşmişler. Hosrof Ermeni katliamında 2 yaşındaymış. Olanları hatırlaması mümkün değil! Ona anası anlatmış. Müfrezeler geldiğinde oğlunu ahırda bir sepetin altına sokmuş, “gurk tavuk var” diye müfrezeleri kandırmış. Sonra Çeki köyüne gitmişler. Hasan Ağa’nın babasına sığınmışlar. Boğaz tokluğuna yıllarca dağdan odun sökmüşler, mal altı temizleyip, ekin biçip, harmanda çalışmışlar. Ne iş verilmişse boğaz tokluğuna yapmışlar.

1936 yılında Şatıruşağı aşiretinin Körpah köyüne yerleşmişler. Ağaların üç evine bekçilik yapıp, marabalıkla günlerini gün etmişler. O yürekteki sancı var ya hiç dinmemiş… Hele dolunayın ışıkları odaya düşünce, Körpah’ın sessizliği bir nebzecik olsun soluk aldırmış Hosrof’a. Tıpkı kartalın elinden kurtulup soluk soluğa kalıp arada nefes alan kuş misali…

Yörede hiç kimse konuşmak istemezmiş. Resmi makamlara 3 sefer işi düşmüş. Arguvan jandarması 1968 yılında nüfus kaydı için ağustos sıcağında bahçede tam 6 saat bekletmiş. Sonra komutan alaylı bir şekilde seslenmiş “osuruk mu Hosrof mu” diye gülmüş. “Hosrof olmaz Husuruf olarak yazayım” demiş. Hosrof’un çok zoruna gitmiş ama hiç belli etmemiş. Hayatın çarkları hep zalimce dönmüş. Yüreğindeki dikene hiç aldırmamış, ha bire üstüne gelmiş. Oğlu Ecevit ve Demirel Çiftlikli (-Çiftlik- bir köy-yn) çocuklarla Arıt’ta (-Arıt- bir tarla mevki adı-yn) şakalaşırken “siz Ermeni dölüsünüz” diye bağırınca zorlarına gitmiş çocukların. Taşlaşmaya başlamışlar. Gecekondulu Küçük Cuma uzaktan bağırmış “Ula kavga etmeyin ayıptır” diye. Dinlememiş çiftlikliler. Ha bire taş, küfür. Demirel’in attığı taş, Çiftlikli Battal’ın oğlunun kafasını yarmış. Çocuklar eve dönüp anlatınca Hosrof paniklemiş. “Çiftlikliler öc alır yakamızı bırakmaz” demiş.

Atına binip varmış Battal Ağa’nın kapısına, “biz ettik sen etme” demiş. “Aha geldim. Sen de beni döv. Kafama taşla vur demiş.” Battal, Hosrof’a küfür edip kocaman çakmak taşıyla başına vurmuş. Burnundan kan gelmiş. Sıçandikenlerinin arasına yuvarlanıp, bayılmış. Geldiği atın üzerine sarmışlar baygın bedenini Hosrof’un. Bir ara at giderken ayılır gibi olmuş. Bir kartalın kovaladığı can derdindeki kertenkele ile göz göze gelmiş; o da can derdinde! Gece geçmiş, kuşluk vakti at sırtından atmış Hosrof’u. At Hosrof’suz gelince oğlu şüphelenmiş. Bir de bakmış atın eyeri hep kan. Babasını az ilerde gözenin yakınında sıçandikenlerinin arasında bulmuş. Ağzı gözü kan içinde. Ölmüş Hosrof…

Battal Ağa hiç hapse girmedi. Ölüm olayı kapatıldı. Arguvan jandarması Hosrof’un ölüsüyle dalga geçti. Basit ölüm tutanağı “ürken atın sırtında sürüklendi” şeklindeydi. Sonra Hosrof’un çoluk çocuğu Körpah’ı terk ettiler. Başlarına gelecekleri anladıkları için Arapkir’e gittiler.

Hosrof’un hikâyesini anlatan Ali Adıgüzel, “Susmak suça ortak olmaktır, Erdemli yüreklerin yükü ağır olur dostum” diye vurguladıktan sonra “Yöremizin en trajik öykülerinden birini kaleme aldığım için mutluyum,” deyiverdi.[26]

ORDU’NUN SON ERMENİSİ HARUTYUN ARTUN Bizim aileden 17 kişi öldürülmüş. Git nüfustan bak. 1914-1915 yılları arasında Ordu Ermeni nüfusu kaçtı, birkaç yıl sonra kaç olmuş. Ordu Ermenileri Sivas’a doğru sürülüyor. Akrabalarım yolda öldürülüyor. Karadere-Karabayır denilen yerde. Katliamda çocukları öldürmemişler nedense. Annem 7 yaşında, teyzem 5 ve dayım 3,5 yaşında. Annemin Dayısı Ordu Belediye Başkanı Mardiros Şirinyan. Namlı aileleriz. Annem ve kardeşleri Mesudiye’de postacı birinin yanına sığınıyor. Helal süt emmiş bu cesur adam, çocuklara sahip çıkıyor. Aylarca bakıyor. Sonra Müslümanlığı kabul eden akrabalarımız, çocukları alıyor.

Babamın hikâyesi daha başka: Ordulu ve Giresunlu çetelerin gözetiminde Sivas’a sürülen Ermeniler arasında bulunan babam ve arkadaşları 20 kişilik bir grup olarak Gölköy’e giderken Dokuz Dolamaç denilen mevkide kaçmayı başarıyor. Babamın anlattı bunları. Babam Mığırdıç Artun. İlk soyadı Lazyan. Annem tarafının soyadı Zaduryan. Babam ve 4 arkadaşı Ordu’nun en zenginlerin çocukları, bilgili. Geri kalan 15 arkadaş hâli vakti yerinde ama cahil, köylü.

20 kişi yanlarında erzakla bir Alevî köyüne sığınıyor. Alevîler bize daha hoşgörülüymüş öteden beri. Kızılen Köyü. Aslında atalarımız da oradaki yakın köylerden Ordu’nun içine göçmüşler. Bir tanışıklık da var. Eski komşuluk var. 6 ay bu köylüler bizim gençlere bakıyor. Sonra köyde erzak kalmamış, yoksulluk var. Zulüm var. Bu 20 kişi başka bir köye geçiyor. Tabii yanlarında biraz para ve kıymetli eşya var. Şimdiki yayla yolunda, Yokuşdibi-Çatak’ta 6 ay daha saklanmışlar. Ortalık biraz yatışında Melet Irmağı yatağını izleyerek Ordu’ya, denize gelmişler. Daha önceden satın aldırttıkları bir tekneyle Rusya’ya, karşıya geçip kurtuluyorlar.

Şimdi Ordu’da toplam 4 kişiyiz. Ancak Ordu’da Müslümanlığa geçmiş hiç ummadığınız aileler var. Bir de kendisinin Ermeni olduğunu bilmeyenler var. Sonradan öğrenip çok şaşıranlar var. Çocukken kurtulup, başkaları tarafından büyütülenler var. Biz yine birkaç kişi varız. Rumlardan kimse kalmadı. En son eski Futbolcu Halis Etçi vardı. Galatasaray’da, Gençler Yurdu’nda, Orduspor’da oynadı. Şimdi Selanik’te hastaymış, yerinden kalkamıyormuş.[27]

ZABEL YESAYAN’DAN[28] ‘Yıkıntılar Arasında’, 1909 yılında Adana Olayları ya da başka bir deyişle Giligya Olayları olarak da bilinen bir süreci anlatıyor.[29] O dönem Adana’da yaşayan Ermenilerin uğradığı katliam tanıklıklar eşliğinde yansıtılıyor.

Yesayan’ın tanıklıklarını okurken insan ister istemez böyle bir vahşetin, insanın insana acımadan kıydığı bir ortamın acısını taşıyor. Yesayan gördüklerini öyle güzel bir biçimde edebi bir dile dönüştürüyor ki, hayal gücünün bile geride kaldığı bir gerçekliği sunuyor okurlara. Misak’ın annesini anlatıyor mesela. Oğlunu asmışlar. Giysilerini parçalayarak, “Gözlerim kurumuş çeşmeye döndü” diye bağırıyor. Sonra başka bir tarafa dönüyor ve acı içinde köyünün akıbetini haykıran kızı hatırlıyor. Kız çaresizce, “İster inan ister inanma ama her şey maf oldu maf” diye haykırıyor.[30]

Zabel Yesayan, aktarımlarında mekâna odaklanır: “Tüm cömertliğiyle gözleri kamaştıran güneşin altında, yerle bir edilmiş şehir uçsuz bucaksız bir mezarlık gibi uzanıyor. Her yer harabe… Hiçbir şey esirgenmemiş, tüm kiliseler, okullar, evler… Hepsi, hepsi kavrulmuş, şekilsiz taş kümelerine dönüşmüş; aralarında yer yer bina iskeletleri yükseliyor. İnsafsız, zalim bir nefret, doğudan batıya, kuzeyden güneye, Türk mahallelerinin sınırlarına kadar her yeri, her şeyi ateşe verip yok etmiş. Ve bu ölümcül ıssızlığın, bu geniş kül yığınlarının içinde iki minare dimdik ayakta, mağrur.”[31]

Bu betimlemeyle Yesayan, mekânların insanlarla ve yaşanmışlıklarla anlamlı olduğuna vurgu yapar. Mekândan hareketle insana/insansızlığa ulaşır. Sonra “Sırayla dizdiler oraya, yan yana, vurdular, vurdular, vurdular! Hepsi de şöyle bir sallanıp düştüler! Onlar babamdı, kocamdı, evlatlarımdı; şimdi yalnızım.” diyen, geride kalan kadınlara ve kimsesiz çocuklara odaklanır. Onların yaşadıklarını anlatmanın peşine düşer.

Adana tanıklıklarından sonra Zabel Yesayan, kendisini etnik/ulusal kimlik üzerinden tanımlamaya ve bunu merkez alarak yazmaya başlar. Sanat anlayışındaki bireysellik, yerini toplumsallığa bırakır. Ve bunu şöyle ifade eder: “Kendimi kaderin ellerine bıraktım ve bireyselliğimin usul usul eridiğini, ortak acıyla karıştığını hissettim. Beynimin içinde bir başka ses belirdi, bir başka bilinç. O zaman kendimi ırkımın kaderiyle bütünleşmiş buldum.”[32]

AKABİ ŞAFAKYAN’IN HİKÂYESİ Ben ve annemin babaannesi Dikranuhi yaya… Bir de Akabi yayam vardı benim vefat etti.

Bizim ailede yaşayabilen ve eskileri anlatacak yakın akrabalar pek yoktur. Dedelerimiz yayalarımız hep erken göçmüşler bu dünyadan…

Akabi yayam, (yaya = anneanne) anneannemin annesi en yaşlı bırakanlardan ve bıkanlardan belki bu dünyadan. Kadıköy’de otururdu. Küçükken yanına her gittiğimde böyle tombiş tombiş yanaklarının ardına sakladığı masmavi gözleriyle bana bakar, sessizce gözlerimi süzer sonra da o günün Marmara ve Jamanak gazetelerini elime tutuşturur. “Garta” (oku) derdi ben tanıştığımda sanırım 80’lerindeydi. Bana da ‘Börek Mustafa’ derdi. Benim de yanaklarım tombikmiş o zaman. Şu anda bizim tarih diye konuştuğumuz her şeyi görmüş. 6-7 Eylül, 1915, darbeler, cumhuriyetin kuruluşu onun için birer tarihi olay değil birer anıydı…

Ermenicenin hâlâ var olduğunun en büyük kanıtıydı belki de benim ona zor zar 7-8 yaşındayken Ermenice günlük gazeteleri okumam, benim bölük pörçük, zar-zor Ermenicem ona yeterli gelirdi.

Onun yerine koyuyorum da kendimi şimdi torununun çocuğunu gören bir yaya artık bu dünyaya baya bir iz bırakmış bir insan olarak görür kendini herhâlde…

Yıllarca öyle kaldı hikâyesi mamamda (mama= mayrig-anne) saklı. Sonra bir gün açılıverdi kilitli zihin kapıları ve döküldü kelimeler mamamın ağzından, kendisi bile farkında değildi bunları anlattığında kendi annesinin yani   Akabi’nin kızının ölüm yıldönümüydü. (23-24 Aralık)

Akabi yayam Bursalı. Bursa’nın zengin kızlarından. Bursa’da Çekirge’de arkadaşımızın düğününe gittiğimizde kaldığımız Boyugüzel Oteli ve karşısındaki Yıldız Oteli’nin olduğu arsa onların yazlıklarıymış. Bu yüzden de İstanbul’a döndükten sonra her yıl bir fırsatını bulup da gittiğinde Bursa’ya o otellerde kalırmış. Otellerdekiler de ondan para almazmış. Şimdi oteller o zamanki Türk sahibinin torunlarında ama oteller durmakta…

Karşısındaki hamam Maviyan’ların hamamıymış. Onlar doğrudan Marsilya’ya kaçmışlar ikinci vurgunda…

İkinci vurgun diyorum çünkü iki kez sürgün edilmişler yayamlar. Tabii o zaman sürgün diyormuş çünkü gidenlerin geri gelmediğini çok sonra anlamışlar…

Akabi yayamları bir günde alıp bir vagona doldurmuşlar. Annem “hayvan vagonlarıymış” diye anlatıyor. Konya’ya kadar iki günde gitmişler. O zaman Bursa Setbaşı’nda Şafakyan isminde bir de dükkânları varmış çarşıda. İpekçilik yaparlarmış. Ailenin bir kısmı Köleyan’lar (Akabi’nin dayısının tarafı) da Setbaşı’ndaki İpekböceği fabrikasının sahibiymiş. Kendileri de Akabi’nin deyimi ile Yeşil’de yaşarmış. Kışlıkları orada yazlıkları da Çekirge’deki size bahsettiğim otellerin oradaymış.

1915’te bir gece almışlar hepsini. Herkesi. Vagona. Demişler ki “Sürgün ediliyorsunuz.” Nereye ama bilen yok aralarında. O hayvan vagonlarında iki gün iki gece yolculuktan sonra Konya civarında durmuşlar. Askerler açmış   kapıları: “Hayde hacetinizi görün.”

O sırada Akabinin annesi Akabi ve ablası Ağavni’nin upuzun saçlarını topuz yapıp içine sakladığı altınlardan iki ‘garmir altın’ vermiş askerlerden birine. Garmir altın kırmızı altın demek. Ama o zaman Ermeniler Reşat Altınına ‘garmir’ altın derlerdi.

“Al bu altınları, biz gidiyoruz hacet etmeye ama gelmeyeceğiz. Bekleme” demiş Akabi’nin annesi topuzlarını açtığı iki kızını da yanına alarak. Gitmişler…

Çalılıklarda saklanmışlar sabaha kadar. Sonra sabah ayaklanmışlar. Onlarla birlikte aynı şekilde altın veren veya kaçan birçok Ermeni ile birlikte… Konya’da o dönem Rumlar (“Ama Trkakhos Rumlar” diyor mamam. Türkçe konuşan Rumlar demek) varmış…

Haberdarmışlar Ermenileri alıyorlar diye…

Almışlar o kaçanların hepsini evlerine saklamışlar. Akabi yayam, annesi ve Ağavni 4 yıl orada kalmışlar. Saklanmışlar. Sonra Bursa’ya dönüş yolunu tutmuşlar.

Etti 1919. Bursa’da ikinci yaşama başlama mücadelesi. Bursa o dönem Yunan yönetimine geçiyor. Evleri duruyor hâlâ gittikleri yerde. Yazlık yok artık başkasında ama evlerinde sessiz sedasız yaşamaya devam ediyorlar. O dönem Bursa Yunan yönetiminde. Yunan askerlere pantolon dikiyorlar, yırtıklarını yamıyorlar. Geçimlerini öyle sürdürüyorlar…

Bir yandan savaş devam ediyor. Haberleri geliyor ama evlerindeler…

1921’de. Askerler geliyorlar ipekçilikten terziliğe dönen Şafakyan’ların kadınlarına: “Bursa el değiştirecek gidin.”

11 Eylül 1921 günü Bursa şimdiki tarihçilerin ve Bursa’nın dediği gibi ‘kurtuluş’ günü Akabi ve ailesinin hikâyesinin Bursa sayfası kapanıyor. İkinci sürgün. İstanbul Ermenileri Mudanya’ya bir gemi gönderiyorlar, Bursa’da soykırımdan kalan Ermeniler varsa hâlâ İstanbul’a aldırmaya.

Aldırıyorlar. Mudanya’dan küçük teknelerle İstanbul’a geliyor Akabi yayam. Burada evleniyor, çocuk yapıyor, torunları oluyor… Dayı tarafından Edincik’e gelin giden Ebruhi de Mudanya’dan gelen gemilerin bir diğer durağı olan Yunanistan yolunu tutuyorlar. Hâlen Ebruhi’den ne soyadını biliyoruz ne de haber aldık bugüne kadar Yunanistan’dan bir akrabadan.

Akabi artık ilk sürgünde sadece bir bohçayla yola düştüğü zamanları hatırlar. 1921’in Eylülü’nde sonra başına gelecek olan 6-7 Eylül’ü, darbeyi bilmemektedir daha ama o gün anlar artık neyi bu memlekete helal bırakıp neyi bırakmayacağını. Bursa Yeşil’deki evinde Ermeni ustaların yaptığı yurtdışından gelen cilalarla süslenmiş en güzel ağaçların birleşiminden yapılmış soykırım öncesi zenginliklerinin yegâne temsili olan o koca Avrupa porselenleriyle dolu büfeyi sağ elini geçirdiği gibi yıkar, kırar, darmaduman eder.

İkinci sürgünde artık geride cansız dahi bırakmamanın hıncını çıkarır belki de Bursa’dan. Fransızca isim taktığı köpeği Blanş’ı da yanına almak ister giderken ama izin yoktur köpeklere. Zira millet canını zar-zor kurtarıyor köpek ne hacet. Ama Blanş gelecektir. Akabi yaya anlatır anneme: “Mudanya’ya kadar koştu arabanın arkasından.”

İskeleye kadar gelmiş Blanş sonrasını bilmiyoruz.

İşte bizim Bursa hikâyemiz Akabi yayanın anlattıklarıyla böyledir. Kızının ölüm yıldönümünde torununun ağzından aktardığı kadarıyla.

Bir de derler ki “Neden sizin şarkılarınız hep hüzünlü?”

Ne yani şimdi Bursa’yı ben size halay çekerek mi anlatacağım sandınız.[33]

MERZİFONLU DİLDİLİAN AİLESİ Ölmek yerine Müslümanlığı seçen 17 Ermeni, 2 yıl mahzende yaşamış Merzifonlu Dildilian ailesi, 1915 Ermeni soykırımından 8 yıl sonra terk ettikleri memleketlerine 90 yıl sonra fotoğraflarıyla geri döndü. Ailenin üç torunu Prof. Dr. Armen T. Marsoobian, Haig Der Haroutiourian ve Rachel Dildilian dedelerinin çektikleri fotoğrafları, memleketleri Merzifon Taşhan’da hemşehrileriyle buluşturdu…

Marsoobian, Merzifon’a kendisini getiren duyguyla ilgiliyse şunları söylüyor: “İlk önce burada yazılmış anıları ve günlükleri okuyarak başlamıştı merakım. Okudukça, kendimi onların içinde buldum. Ve orada okuduklarımı görmem gerektiğini düşündüm.” Ailesinin 1921’de Merzifon’u, 1992’de Samsun’dan Türkiye’yi terk ettiğini anlatan Marsoobian; ailesinin 1915’te fotoğrafçı olduğu için ilçedeki Amerikan Koleji’ne sığındıklarını ve bu yüzden bir kısmının sağ kaldığını söylüyor. Buna rağmen 1915’te ailesinin 48 üyesinin Samsun, Sivas, Vezirköprü ve Trabzon’da öldürüldüğünü söyleyen Armen Marsoobian; “Buraya gelmekteki en büyük amacım, geçmişte yaşanılanların gerçekten büyük acılar olduğunu anlatmak. Ve bu acının yaşandığını inkâr edenlerin tezlerini çürütmek. Çünkü gerçekleri inkâr ederek yok edemezsiniz.” 1915’in 100. yılına iki yıl kala; kişisel olarak ne ailesinin mallarını, ne tazminat, ne de maddi başka bir şey talep ettiğini söyleyen Armen Marsoobian; “Benim tek hayalim, gerçeklerin ortaya çıkması, iki halk arasındaki düşmanlığın bitmesi. Artık Türkiye’de yaşayanlar da yaşanan acıların aydınlatılmasını talep etmeli.”

Armen Masroobian, büyükbabası olan Tsolag, kardeşi Aram ile ailesinin hayatta kalmasının nedenini yıllar sonra öğrenmiş: “Büyükbabam Tsolag’ın fotoğrafçılığının ailemin hayatta kalmasında rolü olduğunu biliyordum. Bilmediğim, sürgünden muaf tutulmanın koşulu olarak İslâmiyet’e geçip Türk kimliğini benimseme izninin son anda verildiğiydi. Canayakın bir polis müdürü onlara tek alternatifin ölüm olacağını söyler. 10 Ağustos 1915’te aile meclisi toplanır. Başka çıkar yol kalmamıştır. Akşamüstü saatlerinde hep birlikte Hükümet Konağı’na gidip müftünün odasına çıkarlar. Hepsi birden müftünün sözlerini tekrarlar: Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun kulu ve peygamberidir. İsimleri de hemen seçilir. Tsolag   Pertev olur, Aram’ın yeni adı Zeki’dir, Hayganuş’un ise Nadire. Tsolag ev halkını kurtarır ama geniş ailenin Merzifon dışındaki üyelerini koruyamaz. Ancak Merzifon’da 18 Ermeni genci 2 yıl boyunca evin mahzeninde saklarlar. Bu 18 kişi 2 yıl boyunca hiç günışığı görmez. Ancak görünüşte de olsa, din ve kimlik değiştirmek bile onları Anadolu topraklarında tutmaya yetmeyecektir.”[34]

DİLDİLİAN AİLESİNDEN ANNA TURAY XX. yüzyılın başında Sivas, Merzifon ve Samsun’da fotoğrafçılık yapan Dildilian ailesinden Anna Turay aktarıyor: “Kunduracı Krikor’un 100 yıl önce, her Anadolulu erkek gibi pastırma ve beyazpeynirle her akşam demlendiğini ama bu arada her yıl evinde şarap yapıp etiketlediğini, bir şarap koleksiyonuna sahip olduğunu… Sivas’ta ilk tabela takan dükkânın ona ait olduğunu, pencerelerini sardunyalarla süslediğini… Terlikle gezen Osmanlı Valisi’ni ayakkabıyla tanıştırdığını… Prof. Manisacıyan’ın Amasya’nın bir kazasında, içinde 7 bin çeşit hayvan ve bitki örneği olan bir Doğa Tarihi Müzesi kurduğunu… 100 yıl önce Merzifon’da işitme engelliler için kurulan deneysel bir okulda Arşaluys Hanım’ın, ellerinde ayna tutan öğrencilerine konuşmayı öğrettiğini… Düğünlerinde hem keman hem de davul-zurna çalındığını… Anadolulu Ermenilerin yalnızca 1915’te değil daha önceki ve daha sonraki tarihlerde de kitlesel olarak katledildiğini… Ölümden kurtulmak için Müslüman olanların bunu nasıl yaptığını… 2 bin kişilik gemilere 5 bin kişinin nasıl yük hayvanları gibi bindirilerek yurtlarından sürgün edildiğini… Kıyımlardan kalan yetimlere neler olduğunu… Anadolu’da bir   zamanlar kanlı canlı, bol çocuklu Ermenilerin olduğunu ve şimdi geride yıkık dökük manastır duvarları dışında hiçbir şey kalmadığını…”[35]
HACI MEHMET TÜRKAY Hacı Mehmet Türkay 83 yaşında. Abdülhamit’in Ermenileri “elini kirletmeden” Kürtlere imha ettirmek için 1890’da kurduğu Hamidiye Alayları’nın 1894-96 arası ilk büyük katliamı yaptığı Sason’un köylerinden gelmiş Diyarbakır’a…

Hacı Mehmet. Alman ZDF televizyonu sorduğunda aynen şöyle demiş: “Ben Ermeni’yim ama dinim Müslüman’dır. İbadetimi camide yapmaktayım. Bu yaştan sonra Hıristiyan olmak benim için çok olur ama, çocuklarım din değiştirmeyi düşünürse onlara da bişey demem”.

9 çocuğu olmuş, bunlardan 7’sini Müslümanlaştırılmış Ermenilerin çocuklarıyla evlendirmiş. Oğlu Gafur izah ediyor: “Bu bölgede 90’lı yıllara kadar, ‘Bizim damardandır, bizi daha iyi anlar’ diye, çocuklar hep başka Müslümanlaştırılmış Ermeni ailelerin çocuklarıyla evlendirilirdi”… [36]

MÜSLÜMANLAŞTIRILMIŞ ERMENİLER Müslümanlaştırılmış Ermeniler konferansına kadın hikâyeleri damgasını vurdu. Ermeni Sara, anne-babasını öldüren ağayla evlenmek zorunda kaldı

Sara, o zamanlar Şanlıurfa Viranşehir’e bağlı bir Ermeni köyünde yaşayan 15 yaşlarında bir çocuktu. Eyüp Ağa, yöre ağzıyla “Ayıp Ağa” ise bölgenin ileri gelenlerindendi. Hamidiye Alayları o dönem kuruluyordu ve bu ağalara Ermenilerin köylerini talan etmeleri onları yerlerinden etmeleri söyleniyordu.

Sara’nın köyü o dönemde basıldı, basanlar arasında Ayıp Ağa da vardı. Erkekler toplanıp götürüldü. Aradan yaklaşık bir ay geçtikten Sara bir gün derede çamaşır yıkarken bedensiz bir kol parçası gördü. Saatinden onun amcasının kolu olduğunu tahmin etti. Kolu kapan köpeğin peşinden gidip hâlâ bölgede “Ermeni mağarası” diye anılan mağaraya vardı. Ve orada köyün erkeklerinin köpekler tarafından parçalanmış cesetleriyle karşılaştı.

Sağ kalanlar, köyü terketmeye karar verdi. Ama Ayıp Ağa onları da yakaladı, depo gibi bir yerde günlerce aç susuz tuttu. Sonra o depodakilerin arasında herkesin çok güzel olduğu konusunda hemfikir olduğu Sara’yı gördü, ona “aşık oldu.” İki karısı olan Ayıp Ağa Sara’ya “Benimle evleneceksin” dedi. Sara kabul etmedi. Ayıp Ağa “Anneni öldürürüm” dedi ve öldürdü. Sara kabul etmedi. Ayıp Ağa “Babanı öldürürüm” dedi öldürdü. Sara yine kabul etmedi. Sonra Ayıp Ağa “Kardeşini öldürürüm” deyip, kardeşi Sara’nın eteğine sarılınca, Sara “kabul etti ama iki şartla. “Birincisi kardeşim ölmeyecek ikincisi adıma dokunmayacaksın, onu bana babam verdi.” Ve ismi ömrü boyunca Sara’nın başına bela oldu.

Ayıp Ağa Sara’nın isteklerine “Tamam” demişti ama Sara’nın erkek kardeşi bir yıl sonra şaibeli bir şekilde öldü. Ve Ayıp ağa, ismini değiştirmeyen, haç taşıdığı söylenen, Müslüman olduğuna inanılmayan Sara’ya korkunç eziyetler yapmaya başladı. Onlarca Ermeni’yi öldürdüğü hançeriyle Sara’nın bedenine haçlar çizdi. Onunla beraber olmaya rıza göstermeyen Sara’ya her cinsel ilişkide tecavüze ediyordu. Tanıkların anlatımına göre bu tecavüz sırasında Sara’nın çığlıkları bahçeden duyuluyordu, bir sesi yerde bir sesi gökte bağırıyordu. Sonuçta Sara’nın 15 çocuğu oldu. Ve tüm çocukları aynı şekilde ağzından köpükler çıkararak öldü. Söylenen o ki, bu çocukları ya Sara ya da kuması zehirleyerek öldürdü.

Ayıp Ağa’nın diğer karılarından olan erkek çocukları da öldü. Ve Sara Ayıp Ağa öldüğünde bütün malını mülkünü satıp fakirlere dağıttı. Sara’nın ölümü de trajik şekilde oldu. Bir türbeye gidildiğinde onun hiçbir zaman Müslüman olduğuna inanmamış olan akrabaları “Müslümansan sen de namaz kıl” diye baskı yaptılar. Sara “Tamam kılacağım” diyerek içeri girdi sonra yüzü sapsarı olarak çıktı. Beyin kanaması geçiriyordu. Hastaneye götürüldü ama kurtarılmadı.

Bu hikâyeyi akademisyen Nevin Yıldız Tahincioğlu Müslümanlaştırılmış Ermeniler Konferansı’nın ikinci gününde anlattı. Tahincioğlu dört tanıkla yaptığı sözlü tarih çalışması sonucunda ortaya çıkarmıştı bu hikâyeyi. Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Salonu’nda tüm salonun tüyleri diken diken olarak dinlediği konuşması bittikten sonra şunu ekledi: “Bu hikâyenin kötüleri benim ailem.” Tahincioğlu bu araştırmada kendi aile tarihini kazımıştı Ayıp Ağa da anlatıcılar da akrabalarıydı. Ve sonra bu durumla ilgili olarak şunları söyledi: “Mağdurun çıkıp ‘ben mağdurum’ demesi doğru değil. Failler ‘Ben failim’ dediğinde geçmişin tamiri gerçekleşecek.”[37]

 

  1. IV) RESMÎ OKUMALARI VE İTİRAZIYLA TARİH

 

Resmî tarih okumaları konusunda birçok “iddia” söz konusudur; Başbakan Binali Yıldırım’ın, Ermeni Soykırımı’nı, “Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanmış, her ülkede yaşanabilen, sıradan bir olay” olarak nitelendirdiği[38] gibi!

Bunun ne demek olduğunu bir örnekle açıklayalım: 1915 Temmuz’unda Musul Alman konsolosu, Mardin ve Diyarbakır’da çoğu Ermeni, 2000’in üzerinde Hıristiyan’ın, geceleri şehir dışına çıkartılıp, “koyun gibi boğazlanmakta olduğunu” bildirir. Bu bilgileri Mardin Mutasarrıfı’ndan aldığını söyleyen konsolos, cinayetlere engel olmak için tedbir alınmasını ister.

Alman elçiliği Talat Paşayı durumdan haberdar eder. Talat bunun üzerine Mehmet Vali Reşit’e telgraf çeker ve Alman telgrafındaki “koyun gibi boğazlanmak” ifadesi de dâhil oradaki bilgileri aynen tekrar ettikten sonra şu emri yollar; “Ermeniler hakkında gündeme getirilen inzibati tedbirlerin diğer Hıristiyanlara da uygulanması kesinlikle doğru değildir”. Talat, “Gelişigüzel Hıristiyanların canını tehdit edecek” bu tür uygulamalara derhâl son verilmesini ister.

Fakat bu telgrafa rağmen Diyarbakır’da Hıristiyanlara yönelik katliamlar ayrım yapmadan devam eder. Bunun üzerine Talat, 10 gün sonra, 22 Temmuz 1915’te Dr. Reşit’e, “mahremdir bizzat hâlli” özel notunu düştüğü ikinci bir telgraf daha yollar ve imha politikasının sadece Ermenilere uygulanması, diğer Hıristiyanları kapsamaması gerektiğinin yeniden altını çizer. “Şikâyetler geliyor” diyerek, Valiye emir verir: “Bizi zor durumda bırakacak bu tür uygulamalara son ver.”

Bu ikinci telgrafa rağmen de durumda çok fazla bir değişiklik olmaz. Diyarbakır valisi, Ermenilerle diğer Hıristiyanlar arasında ayrım yapmadan katliamlara devam eder. Bunu üzerine Talat, yine 10 gün sonra, 2 Ağustos 1915 tarihinde üçüncü bir telgraf daha çeker. “Defalarca telgraf çekmemize rağmen vilayet dâhilinde Hıristiyanların katledilmeye devam edilmekte olduğu haberleri gelmeye devam ediyor,” diyerek, bu hâlin tasvip edilmediğini tekrar eder. Talat telgrafında, Reşit’e onun bir devlet memuru olduğunu, ve “bir memur olarak verilecek emirlere koşulsuz uymak zorunda bulunduğunu” hatırlatır. Ve Reşit’i çok açık bir biçimde uyarır; “Eşkıya ve çetelere isnat olunacak her fiil ve vakadan” doğrudan Dr. Reşit mesul tutulacaktır.

Bu telgraflar, gizli ve şifreli telgraflardır. Muhtevasını Talat, Dr. Reşit ve şifreli telgrafları gönderen ve çözen bir kaç görevli dışında kimse bilmemektedir. Peki, aktardığım bu gizli telgraflarda Hükümet emirlerine karşı gelmekle suçlanan, 2000 kişinin üstünde insanı “koyun gibi boğazlatan” Dr. Reşit hakkında herhangi bir soruşturma açılır mı? Hayır! Ama başka şeyler olur; Reşit’in cinayetlerine muhalefet eden ve olayları Alman konsolosuna aktaran Mardin Kaymakamı Hilmi’ye görevden el çektirilir.

Bundan daha da önemlisi, Diyarbakır’da Ermenilere yönelik politikaları uygulamadaki başarıları nedeniyle Reşit’in emrinde çalışan güvenlik görevlileri ödüllendirilirler. 28 Temmuz 1915’te çekilen bir telgrafla Diyarbakır vilâyetinde Ermeni komite liderleri ve mensuplarının yakalanmasında faydalı olan polis ve komiserlerden bazıları “terfi” ettirilir, bazıları “nakdi mükâfat” bazıları da “nişanla” ödüllendirilirler.

Hikâye burada bitmedi. Diyarbakır ve yöresinden Süryanî ve Ermenileri süren ve imha eden Dr. Reşit’ten, daha sonra işlediği cinayetlerin değil, bu cinayetler sırasında “merkeze yollayacağım” diyerek el koyduğu Ermenilere ait mücevher ve eşyaların hesabı sorulur. Yollanan resmî bir yazıyla kendisinden bu el koyduğu mücevherler istenir. 6 Ekim 1915’te Vali Reşit’e “bizzat hâl edilecektir” özel notu ile yollanan telgrafta “Sevk olunup yolda duçar olunan Ermenilere ait nakit para mücevherat ve eşyalara, merkeze gönderilmek üzere tarafınızdan el konulduğunun haberini aldık” denerek, bu altın ve mücevheratın miktarı ve kaydının nasıl tutulduğu hakkında bilgi istenir. Gördüğünüz gibi, Talat’ı ilgilendiren tek konu vardır ve bu da Hıristiyanların imha edilmiş olması değil, onların el konulan mücevherlerine ne olduğudur.

Hikâyenin sonuna gelmedik. Dr. Reşit daha sonra Ankara’ya, bir ödül sayılacak şekilde vali olarak atanır. Ama burada görevinden el çektirilir. Açığa alınır ve hakkında soruşturma açılır. Bilin bakalım, Dr. Reşit hakkında soruşturma açılmasının nedeni nedir? Belki doğru tahmin ettiniz. Soruşturma nedeni, Reşit’in işlediği cinayetler değil, Ermeni mücevher ve mallarını zimmetine geçirmesidir.

Yani hırsızlıkla ilgilidir. Reşit, el koyduğu Ermeni mücevherleri ile İstanbul’da bir yalı almak istemiş ve olaydan haberdar olan Talat onu görevden almıştır. Gazeteci Süleyman Nazif bu durumu çok veciz sözlerle dile getirir: “Talat Paşa… katil sıfatıyla takdir ettiği Reşit’i hırsız olduğu için azletmiştir.”[39]

Önemli olan da tam burasıdır; yani Mehmet Reşit profili; tekrar pahasına altını çizerek aktaralım: Mehmet Reşit, 1913’te, âdeta Ermeni Soykırımı sırasındaki uygulamalarının staj alanı olacak Karesi’ye mutasarrıf olarak atanır. Rumların bölgeden zorla gönderilmesinde önemli bir role sahip olan Reşit Bey’in bu “başarı”sı, ona, Van, Bitlis, Diyarbekir ve Mamuretülaziz vilayetlerini kapsayan Umum Müfettişliği’nin Kâtib-i Umumiliği unvanını getirir. Dâhiliye Nazırı Talat Paşa, onu “faal, muktedir ve erbab-ı hamiyetten gördüğü” için, bu görevi Reşit’e vermiştir.

1873’te Rusya’da doğan Mehmet Reşit Bey, gördükleri baskı nedeniyle 1874’te İstanbul’a kaçmak zorunda kalan Çerkes bir ailenin çocuğudur. Askeri Tıbbiye’de eğitim gördüğü sırada, 1889’da Osmanlı’nın bundan sonraki 30 yılına damgasını vuracak bir örgütün kurucularından olur…

25 Mart 1915’te Diyarbekir Valisi olarak atanan Reşit Bey’in şehre geldiği dönem, kendi deyimiyle “harbin en nazik bir zamanına tesadüf etmiştir.” Reşit’in bu dönemi atlatma planlarından biri de “saldırgan tutumlarıyla hükümetin şerefini zedeleyen Ermenilerin meselesini hâlletmek”tir. Zira, Diyarbekir’dan önceki görev yeri Musul’dan Diyarbakır’a doğru yola çıkarken, Talat Paşa’ya yazdığı telgrafta şunları yazar: “Bu sırada ne yapılırsa kâr sayılacağından Ermenilere karşı en kestirme usulü tatbik etmek fikrindeyim.”

Şehre adım atar atmaz, şehirde saklanan asker kaçakları, geniş bir tahkikat başlatır. Şehrin tüm Ermeni ileri gelenlerini tutuklatır. Tutuklananlar, ayaklanma planlarını itiraf etmeleri için işkenceden geçirilir ve öldürülür. Mayıs sonunda Talat Paşa’ya gönderdiği telgrafta, “Ermenilerin Musul ve Cizre’ye sürülmeleri gerektiğini” yazar.

Sürgün güzergâhındaki ahâlinin Ermenilere karşı kışkırtılmasını sağlayan Reşit, şehirdeki Ermeniler için hazırladığı sonu, Ramanlı Mustafa’ya şöyle anlatır: “Bak Ağa! Burada çok zengin Ermeniler var. Sen, kardeşin Ömer ve adamların kelek tedarik edeceksiniz. Ben sizlere kâfile kâfile Ermeni teslim edeceğim. Şayet sizlere sorarlarsa, ‘Sizleri Musul’a götürüyoruz’ diyeceksiniz… Onları kelekle Dicle üzerinden götüreceksiniz. Kimsenin göremeyeceği bir yere varınca, hepsini öldürüp Dicle’ye atacaksınız… Ne kadar malları varsa adamlarınıza. Ne kadar altın, para ve mücevherat varsa onların yarısı sizin, diğer yarısını da Hilal-i Ahmer’e (Kızılay’a) vermek üzere bana getireceksiniz.”

Böylece 1914’te atandığı Diyarbekir’de bulunan 56 bini aşkın Ermeni nüfusu, 1917’de 1849’a düşecektir. Reşit Bey, tehcir güzergâhı üzerinde bulunan Diyarbekir’e gelen Ermenilerle birlikte, vali olduğu dönemde vilayette bulunan Hıristiyanların yaklaşık yüzde 90’ını yok etmiş olacaktı. Reşit’in kurbanları, Hıristiyanlarla da sınırlı değildir. Tehcir emrine karşı gelen Lice Kaymakamı Nesimi Bey’i de Diyarbekir’i çağırtır ve yolda onun da ölüm emrini verir.

Daha sonra Ankara’ya atanacak olan Reşit’in, Ermenilerden kalan mülkleri usulsüzce zimmetine geçirmesi, Talat Paşa’yı bile kızdıracak ve görevinden azledilecektir. Haçig Fardjalian’ın aktardığına göre, Diyarbekir’de elde ettiği bu zenginlikten 43 kutu mücevheri, yanında Ankara’ya götürür.

Kasım 1918’de, soykırım faili olarak Bekir Ağa Bölüğü’ndeki yerini alacaktır. Ocak 1919’da buradan kaçmayı başaracak, fakat yakalandığında idam edileceği korkusuyla intihar edecektir. Ardında, 1917’de Mithat Şükrü Bey’in soykırım sürecinde bir hekim olarak nasıl bunları yaptığını sorduğu soruya, 1915’te yaşattığı vahşeti net bir şekilde anlatan şu cevabı bırakacaktır: “Ermeni eşkıyası, bu vatanın bünyesine musallat olmuş birtakım zararlı mikroplardı. Hekimin vazifesi de mikropları öldürmek değil midir?”

Fakat Cumhuriyet rejimi, onu suçlarıyla değil, iftiharla anacaktır. 1922’de yılında TBMM tarafından “şehit-i milli” ilan edilirken, ailesine Ermenilerden kalan dükkân ve evler verilecekti.[40]

Diyarbekir Valisi Reşit Bey gerçeği, sistematik toplum mühendisliğinin Türkçesi Ermeni Soykırımı’ndan başka bir şey değildi…

 

IV.1) TOPLUM MÜHENDİSLİĞİNİN TÜRKÇESİ

 

Toplum mühendisliği, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin devlet ve toplum ilişkilerinin kurulmasında kullandığı önemli yöntemlerden birisidir. İskân, asimilasyon ve kırım bağlamında değerlendirilebilecek bu politika, İttihatçıların ideolojik ve politik seyirlerinde karşımıza net bir şekilde çıkıyor. İttihat Terakki’nin imparatorluğu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma politikası, Kemalistler tarafından devralınarak sürdürüldü. Şükrü Kaya, bu politikanın uygulayıcıları içinde ilk sıralarda yer alan isimlerden biri.

1882’de İstanköy’de doğan Şükrü Bey, Galatasaray Lisesi (Mekteb-i Sultani) ve Hukuk Mektebi’nde eğitimini tamamladıktan sonra sulh hâkimliği ve mülkiye müfettişliği gibi görevler üstlenir. Şükrü Bey’in en önemli görevi ise savaş başladıktan hemen sonra getirildiği İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdirîyeti görevidir. Sevkiyat Reis-i Umumisi olarak iş başı yapan Şükrü Bey, Ermeni tehcir ve kırım sürecinin yürütücülerindendir.

Tehcir sırasında ortaya çıkan aksaklıkları görüp merkezi uyaran, tehcirin bizzat Ermeniler tarafından finansmanının sağlanmasını öneren, daha sonra Halep bölgesine giderek oradaki toplama kamplarının idaresi işini yapan yine Şükrü Bey’dir. Özellikle soykırımın ikinci safhası olarak adlandırılan, toplama kamplarının boşaltılması ve Ermenilerin bölgedeki Müslüman nüfusun yüzde 5-10 oranını geçmeyecek şekilde yeniden iskan edilmesinde önemli katkısı vardır. Bu politika gereği, sürgün boyunca hayatta kalıp toplama kamplarına ulaşan Ermenilerin büyük çoğunluğu katledilmiştir.

Şükrü Bey’in 18 Aralık 1915 tarihinde Bağdat Demiryolu’nun yapımında görev alan Alman mühendis Bastendorff’a söylediği şu sözler, Ermenilere yönelik politikanın soykırım boyutunu açık bir şekilde göstermektedir: “Son çözüm, Ermeni ırkının ortadan kaldırılmasındadır. Ermenilerle Müslümanlar arasında öteden beri var olan çatışmalar artık son aşamasına ulaşmıştır. Zayıf olan ortadan yok olacaktır.”

Şükrü Bey, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin dış ilişkiler sorumlusu olarak faaliyet yürütür, ancak tehcir ve savaş sırasındaki faaliyetlerinden dolayı yargılanmak üzere tutuklanır ve Bekirağa Bölüğü’ne konur. Burada, kendisini ziyaret edenler arasında Mustafa Kemal de bulunmaktadır. Şükrü Bey, daha sonra İngilizler tarafından Malta’ya götürülür. Ermenilerin sürgünü sırasında toplu katliam yapmakla suçlanır. 6 Eylül 1921 tarihinde Malta’dan firar eder ve Anadolu’ya gelerek Kemalist güçlere katılır.

Menteşe milletvekili olarak Meclis’e giren Şükrü Bey, Ziraat Vekilliği ve Hariciye Vekilliği gibi görevlerin ardından 1927’de, on bir yıl sürecek olan Dâhiliye Vekilliği görevine atanır. Bu bağlamda, Şükrü Bey, Türk ulus devletinin oluşum sürecinde, rejime karakterini veren Türkleştirme politikasının yürütücülerinin başında gelir, devletin Türklük temelinde inşası için faaliyetlerde bulunur.

Bu faaliyetlerin başında 2510 sayılı ve 10 Haziran 1934 tarihli İskân Kanunu gelmektedir. Kanunun birinci maddesi amacını açıkça ortaya koymaktadır; bu kanunla “Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısı ile nüfus oturuş ve yayılışının” düzeltilmesi hedeflenmektedir. Şükrü Kaya, kanunun asimilasyonu amaçladığını gizlemez, bununla “tek dille konuşan, bir düşünen aynı hissi taşıyan bir memleket” oluşturulacağını belirtir. Bu kapsamda, Türk olmayan unsurların Türkleştirilmesi için Türk göçmenlerin kabulü süreci başlar, ülke mıntıkalara ayrılarak iskan bölgeleri çizilir.

Şükrü Kaya’nın Dersim bölgesinin dönüştürülmesinde de büyük payı vardır. 1931’de hazırladığı raporda, silahların toplanması, aşiret reislerinin aileleriyle birlikte batıya sürülmesi gerektiğini belirtir. 1935’te çıkarılan Tunceli Kanunu’nun hazırlanması ve uygulamaya konmasında da aktif rol oynar.[41]

Denilebilir ki 1915’den Dersim’e (ve ötesine) uzanan yol İttihat ve Terakki’ce geliştirilip,Kemalist devlet tarafından benimsenen resmî politikaya içkindir.

Bu çerçevede Mustafa Abdülhalik Renda gibi Ermeni Soykırımı’nın yürütülmesinde bilfiil rol almış İttihatçılara Cumhuriyet döneminde muhacirlerin iskânı ve Kürt meselesi gibi konularda önemli görevler verilmesi İttihat ve Terakki’nin toplumsal mühendislik yaklaşımının Cumhuriyet döneminde devletin şiddet, göçe zorlama ve asimilasyon pratiklerinin şekillendirilmesinde etkili olduğunu açıkça göstermektedir…

1881’de Yanya’da doğan, Talat Paşa’nın kayınbiraderi Abdülhalik Bey, Mülkiye’den mezun olduktan sonra çeşitli memuriyet ve kaymakamlık görevlerinde bulunur. Balkan Savaşları’nın ardından önce Siirt mutasarrıflığına, daha sonra 26 Mart 1914’te Bitlis valiliğine tayin edilir. Buraya atanmasının nedeni, İttihatçı hükümete ve Doğu vilayetlerinde ıslahat öngören Osmanlı-Rusya Anlaşması’na karşı kalkışılan Şeyh Selim önderliğindeki isyandır. İsyanı bastırmakta aciz kaldığı öne sürülen Bitlis Valisi Mazhar Bey görevden alınır, yerine Abdülhalik tayin edilir. İsyanın bastırılmasında önemli role sahip olan Abdülhalik Bey, merkeze Van Valisi Tahsin Bey ile ortak bir telgraf göndererek, Kürdistan ahvalinin ıslahat için uygun olmadığını, şeyhlerin, mollaların ve Abdürrezzak Bedirxan’ın halkı isyana sevk ettiklerini belirtir ve sert tedbirler alınmasını ister. Bunun üzerine, hükümet karşıtı Kürt aşiretleri ve şeyhlere karşı ‘ehlileştirme’ çalışmaları başlar ve devlet, bazı aşiret reisleri ve eşrafla işbirliği içinde bölgede etkisini artırmaya çalışır.

Soykırımın Bitlis’te yürütülmesinde Abdülhalik’in başat bir rolü bulunmaktadır. Nisan 1915’in sonlarında, Dr. Nazım ile Abdülhalik’in Ermenilerin kırımına dair bir görüşme gerçekleştirdiğine dair bilgiler mevcuttur. Zaten İstanbul’daki Ermeni aydınlarının tutuklanmasına paralel olarak Ermeni ileri gelenlerine yönelik tutuklamalar Bitlis’te de başlar. Abdülhalik, bölgede Kürtler ve diğer gruplar arasından çeteler oluşturur, Haziran’ın ortasından itibaren tutuklamalarla birlikte Bitlis’in çevre bölgelerinde katliamları organize eder. Van’dan çekilen Cevdet Bey’in kasap taburları ve Yarbay Halil Bey komutasındaki birliklerle birlikte Bitlis, Siirt, Muş, Hizan ve Genç bölgelerini Ermenilerden “temizler”! Bu dönemin tanıkları, Muş’ta Ermeni yerleşimlerinin bombalanarak yakıldığını, Ermenilerin çoğunun evlerinde yanarak öldüğünü, şehrin yıkıntı hâlinde olduğunu not düşerler.

Abdülhalik, Bitlis’in ardından, Eylül 1915’te Halep valiliğine tayin edilir. Eski Halep Valisi Bekir Sami’nin Ermenilerin tasfiyesini gerçekleştirmekteki acizliği, Abdülhalik’in bu göreve atanmasındaki nedenlerin başında gelmektedir. Yeni görevi, Batı’dan sürülüp Suriye’ye ulaşmış olan Ermenilerdir. Burada, kamplardan Halep şehrine kaçmaya çalışan Ermenilerin şehre girişini engellemekten, şehirde saklanan Ermenilerin yeniden kamplara sürülmesine kadar birçok görevi yerine getirir.

Savaş bittikten ve İttihatçı hükümet düştükten sonra, işlediği suçlardan dolayı tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğü’ne konulur. Burada bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest kalır, ancak Mayıs 1920’de İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya gönderilir. Abdülhalik, Ermeni katliamlarında yönetici konumunda olanlar kategorisine konarak yargılanacaktı. Ona yöneltilen suçlamalar arasında, Ermenilerin sürülmesi ve toplu olarak katledilmesi için yapılan toplantılara katılmak, Bitlis, Muş ve Sason bölgelerindeki Ermenileri katletmek ve Ermeni mallarına el koymak vardır. Malta belgelerine göre, Bitlis’te 150 bin Ermeni’nin öldürülmesinin sorumluları arasındadır.

Bütün bu suçlamalara rağmen, Abdülhalik Bey, Ankara hükümeti ile İngiltere arasında imzalanan esir değişimi anlaşmasıyla yargılanmadan serbest kalır. Malta’dan döner dönmez, müsteşarlık ve valilik görevlerinde bulunan Abdülhalik, İzmir’in yakılmasının ardından, kentin Kemalist güçlerce ele geçirilmesinden sonra buraya atanan ilk vali olur. Kendisi aynı zamanda Mustafa Kemal’e en yakın isimlerden biridir. Öyle ki, Latife Hanım ile evlendiklerinde nikâh şahitlerinden biri de Abdülhalik’tir. 1923 seçimlerinden sonra Çankırı milletvekili olur. Daha sonra Maliye Vekili olarak göreve başlar.[42]

Yeri gelmişken, Malta Adası yargılamalarına ilişkin olarak şunları hatırlatıp, altını çizmeden geçmek olmaz!

Bilindiği gibi Malta Adası’nda iki yılı aşkın süre kalan İttihatçılar hakkında “Ermenileri toplu olarak katletmek” suçlanmasıyla adli soruşturma açılmıştı. Soruşturmayı Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı yürütmüştü. Ermeni katliamıyla suçlananlar arasında, Sadrazam Prens Sait Halim Paşa, Şeyhüislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi, İçişleri Nazırı Ali Fethi Okyar, Maliye Nazırı Hüseyin Cahit Yalçın, Rauf Orbay, Ahmet Emin Yalman ve Ziya Gökalp de vardır. Öteki bazı Malta tutukluları da şunlardı:

1)  Atıf Bey; 2)  Muammer Bey; 3)  Zekeriya Bey; 4)  Rıza Bey (Bursa mebusu); 5)  Rıza Bey; 6)  Midhat Şükrü Bey; 7)  Sudi Bey; 8) Şükrü Bey; 9) Tahsin Bey; 10)  Tevfik Hadi Bey; 11) Sabri Bey; 12)  Ali İhsan Paşa; 13)  Memduh Bey; 14)  Asım Bey; 15)  Halil Sezai Bey; 16) Ziya Gökalp; 17)  Hacı Adil Bey; 18)  Halil Menteş; 19)  Ahmet Ağayef Bey (Ağaoğlu); 20)  Ahmet Nesimi Bey; 21)  Sabit Bey; 22)  İzmitli Rifat Efendi; 23)  Fevzi Bey; 24)  Binbaşı Nevzat Bey; 25)  Ahmet Bey; 26)  Macit Bey; 27)  Binbaşı Hazım Bey; 28)  Midhat Akif Bey; 29)  Ferit Bey; 30)  İbrahim Bey; 31)  Şükrü Kaya Bey; 32)  Hüseyin Cahit Bey; 33)  Salah Cimcoz Bey…[43] Çoğu İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet rejimine aktarılan kadrolardı!

Ve nihayet gelelim Mustafa Kemal faslına!

Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920’de, “Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıç safhalarından bahsetmek istemem. Zaten İtilaf Devletleri’nin bahsettikleri de geçmişe ait utanç verici işler, alçaklık” demişti…

İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) üyesi olan, ancak Enver Paşa ile girdiği liderlik mücadelesini kaybettiği için arka plana itilen Mustafa Kemal’in, 1915 Ermeni soykırımına karışmadığı genel olarak kabul gören bir görüştür. Önce ‘İTC üyeliği’ kısmına açıklık getireyim. İTC ve Millî Mücadele’nin önderlerinden Ali Fethi (Okyar) kendisinin ve Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girişini şöyle anlatır: “Benim cemiyete girişim, Manastır Kolordusu’nda vazifeli İsmail Hakkı Bey aracılığı iledir. Enver, Cemal beylerle, daha sonra Şam’daki vazifesinden Selanik’e gelen Kolağası Mustafa Kemal’in girişleri de aynı kanaldan oldu. Benim, Mustafa Kemal’in, Cemal’in ve diğer bazı arkadaşların ordu kurmay kadrosunun kilit noktalarında oluşumuz subaylar arasında cemiyetin benimsenmesine geniş ölçüde yardım etti.”

Bir başka İttihatçı Hakkı Baha’ya (Pars)göre ise Mustafa Kemal İTC’ye 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek üye olmuştu; üyelik numarası ise 322’ydi. Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Falih Rıfkı’ya (Atay) göre de Mustafa Kemal 1909’daki İTC Kongresi’ne Bingazi (veya Trablusgarp) delegesi olarak katılmıştı.

Kendisi de İTC üyesi olan İsmet (İnönü) Bey de Mustafa Kemal’in İTC nüfuzluları arasında Fethi Bey’le beraber ayrı bir grup teşkil ettiğini iddia eder. Şevket Süreyya Aydemir, Mustafa Kemal’in Selanik Şubesi’nin yöneticisi olduğunu; Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığı sırasında sekreteri olan, tarihçi Yusuf Hikmet (Bayur) ise daha ileri giderek Mustafa Kemal’in İTC’nin Genel Merkez üyesi olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim Mustafa Kemal, Ekim 1918’de savaşın kaybedileceğinin anlaşıldığı günlerde, İTC’nin kapatılmasına karşı tedbir olarak kurulan Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı olan Minber gazetesinde “Mensup olduğum İttihat ve Terakki için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi…” diye yazmıştı. 1919’da Pera Palas’ta görüştüğü İngiliz istihbarat görevlisi Rahip Frew’e “Başlangıçtan çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum” demişti. 15 Nisan 1923 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan bir mülakatında ise “Vaktiyle zaten birçoğumuz o Cemiyet’in müessisi (kurucusu) veya azasından (üyesi) bulunuyorduk” açıklamasını yapmıştı…

Onun bu tarihlerde söz konusu coğrafyada yaşayan birinin Ermenilerin başına gelenlere şahit olmaması imkânsızdı. Ancak Harp Okulu öğrenciliğinden beri günlük tuttuğunu bildiğimiz Mustafa Kemal’in bugüne dek ATASE tarafından yayımlanan 12 defterinde Ermenilerin maruz kaldığı korkunç muameleye dair bir not yok. Mustafa Kemal bu konudaki düşüncelerini ilk kez Aralık 1917’de Şehzade Vahdettin’le birlikte gittiği Almanya’da Strasbourg şehrinin valisi Nikolaus von Dallwitz’le arasında geçen konuşmada telaffuz etmişti:

“Alman Vali bana Ermenilerin iyi niyetli insanlar olduğunu ve Türklerin Ermenilere karşı epey kötü saldırıları olduğunu söylemeye yeltendi, çok şaşırdım. Yüksek bir valinin -ki ben misafiri idim- ve biz savaş müttefiki idik -bütün ciddiyetiyle bana geleceğin Türk yöneticisine böyle bir şeyi sorması çok garipti. Ben dedim ki evvela ben sizden şunu öğrenmek istiyorum: Siz neden Ermenilerin lehine bir düşünceye kapılıyorsunuz, tarihin bilinmeyen bir zamanında millet olduğunu iddia ederek ve bu milletin varlığını ispata kalkışanlara böylece dünyayı kandırarak Türkiye’ye zarar vererek maddi ve manevi her türlü desteği veren bir savaş müttefikinizin desteğini riske sokuyorsunuz? Anladım ki bizden pek haberi yoktu. Bu konuşmada kendimi tutamadım. Ve alaycı bir tonla konuşmaya devam ettim. Bu kadar kurban vermemize rağmen Türkiye topraklarında bir Ermeni milletinin olabileceğini düşünmesini garip buldum…”

Eylül 1919’da Sivas’ta kendisini ziyaret eden Amerikan Generali Harbord’un Mustafa Kemal’e yönelttiği ilk sorulardan biri ‘Ermeni kıtali’ hakkında ne düşündüğü olmuştu. Mustafa Kemal’in cevabı “Ermenilerin katledilip sürülmeleri(nin) hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin eseri” olduğu, kendisinin de bunu ‘takbih ettiği’ (kınadığı, ayıpladığı) yolundaydı. Yine aynı tarihlerde, ABD Radyo gazetesine verdiği mülakatta “Hiçbir yayılma planımız yoktur (…) Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının garantisini veririz” diyerek uluslararası tepkiyi yumuşatma yoluna gitmişti. İstanbul’daki Ali Rıza Paşa Kabinesi adına Mustafa Kemal’e bir mektup gönderen Harbiye Nazırı Cemal (Mersinli) Paşa, İtilaf Devletleri’nin baskısıyla Mustafa Kemal’den “Harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin ceza-yi kanuniyeden kurtulamayacakları” yolunda bir açıklama yapmasını istediğinde, savaş suçlularının cezalandırılacağı sözünü vermişti. Üstelik bu cezalandırmanın kâğıt üzerinde kalmayacağını da eklemişti…

Son olarak 24 Nisan 1920’de BMM’deki konuşmasında, “Harbi Umumiye’nin (Birinci Dünya Savaşı’nın) başlangıç safhalarından bahsetmek istemem. Zaten İtilaf Devletleri’nin bahsettikleri de bittabii maziye ait fazahat (geçmişe ait utanç verici işler, alçaklık) değildir” demişti ancak bunların taktik adımlar olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı. BMM, 8 Mayıs 1920’de ‘tehcir suçlarından dolayı tutuklu olan’ tüm sanıkların tamamının tahliyesine karar verdi. 10 Ağustos’ta Osmanlı İmparatorluğu’nun İtilaf Devletleri arasında pay edilmesini öngören Sevr Barış Antlaşması’nın imzalanması üzerine, 12 Ağustos’ta tehcir suçlamasıyla ‘vatan evlatları idam edilecek olursa’, kendisinin de yanlarında bulunan İngiliz Yarbayı Rawlinson’u ve diğer İngiliz esirleri asacağını Ahmed İzzet Paşa’ya bildirdi.[44]

Ve Cumhuriyet kurulduktan sonra, Ermeni Soykırımı’nda rol almış, onu yönetmiş ve yürütmüş kadrolarla yoluna devam etti…

 

IV.2) ÖTEKİ TÜRKLER

 

Ancak her şey bu kadar değildi; onur duyduğumuz öteki Türkler(imiz) de vardı…

Ermenistan’dan yayın yapan haber ajansı Armedia, Türklerin Soykırım’dan kurtardığı Ermenilerin öykülerini kitapta topladı. Bu anlatımlardan birinde Hamestuhi Kendikyan, “Türkler, ailemi Ermenistan sınırına kadar geçirmişler. Mallarını teslim etmişler,” diyordu.

 

TÜRKLERİN ONURLARI
ANAHİT PARTİZPANYAN’IN ANLATIMI “Büyükannem kendilerini Türk komşularının kurtardığını anlatırdı, onlar olmasaydı belki de yaşayamayacaklarını söylerdi. Tehcir yolunda kalabalık bir toplulukla beraber esir düşmüşler. Bütün Ermenileri toplayıp bir yerde kilit altına almışlar. O zaman ilginç bir şekilde Türkler onlara yardım eli uzatmış. Bu Türkler, esir düşen Ermenilerin kaderini görmüş ve sadece büyükannemin ailesine değil bütün gruba kaçmaları için yardım etmişler…

Büyükannemin ailesinin Türk hizmetçileri hep çok sadık olmuş, Ermenilere karşı planlanan katliamı öğrenip gelip kaçabilsinler diye onlara haber vermişler. Fakat, her şeyin yanı sıra büyükannemde katliamdan kalan korkunç anılar da vardı. Onların gözünün önünde hamile kadınları kılıçtan geçiriyorlar, erkeklerin kafasını kesiyorlar ve genç kızlara tecavüz ediyorlarmış. Genç kızların düşman eline düşmektense ölmeyi tercih edip kendilerini nehire attıklarını anlatıyordu…”

İZABELA ÇIPLAKYAN’IN ANLATIMI “Dedem 1900 yılında Yozgat’ta doğdu, altı erkek ve bir kız kardeşi vardı. Erkek kardeşleri, annesi ve babası Soykırım’da acımasızca katledildi. Dedem Soykırım’dan babasının Türk arkadaşı sayesinde kurtulmuş. Onun evinde bir süre saklanmış. Ancak bu durum Türk aile için de tehlikeli olduğundan, daha uzun kalmak mümkün olmamış…”
ELİZABETH KATIRCIYAN’IN ANLATIMI “Ailem bir yandan Türklerden zarar görmüş ama diğer yandan Soykırım’dan kurtulmaları da yine Türkler sayesinde olmuş.

Babam, Haçik Katırcyan, Cerakh Köyü’ndendi, ebeveynleri Soykırım sırasında katledilmiş olan bir yetimdi. İsmini taşıdığım ablası Elizabeth’se kaçırılmış. Babama dayısı, diğer kız kardeşine de amcası bakmış. Babamın hafızasında çocukluğundan kalan derin izler vardı. Hiçbir şeye sahip olmadan yaşamak istiyordu.

Büyüdüğümüzde bana sürekli, “Kızım, hiçbir şey lazım değil. Üstünde yatacağımız bir döşek olsun yeter, çünkü Türkler gelecek… Yine kaçarız” derdi…

Evde sohbet açılınca babam hep, “Ah o Türkler” derdi, annemse cevap verirdi; “Türkler sayesinde bir aileye sahip oldum.”

Annemin ailesi Kaskal’dandı. Onlara Kaskallı diyorlardı. Büyükannemin ismi Satenik, dedemin ismiyse Harutyun’du. Oturdukları mahallenin adı Dodozlar’dı, bu yüzden soyadları zamanla kayda ‘Dodozyan’ olarak geçmiş. Annem Haykanuş, 1914’te doğdu. 1915 Soykırımı sırasında köyden köye sürekli tehcir edilmişler. Tehcir edildikleri köylerin birinde, köyün imamının 16 yaşındaki oğlu bıçaklanmış. Dedemin ismini vermişler, güya o yapmış. Bunu duyan köylüler tüm aileyi katletmeye geldiklerinde köyün en zenginlerinden biri olan, dedemlerin Türk komşusu, “Harutyun o sırada buradaydı” demiş. Böylece annemin ailesi kurtulmuş…

Annem, Türk komşusu sayesinde ailesiyle büyüyebilmişti, bunu hep hatırladı.

HAMESTUHİ KENDİKYAN’IN ANLATIMI Babam 1904’te doğmuş ve ona ölen kardeşi Gevorg’un ismini vermişler…

Babam arkadaşlarından söz eder, anlatırdı. Zor zamanlarda yardım eden, onlara zarar verilmesini önleyen birçok Türk arkadaşı olduğunu söylüyordu. Türk arkadaşlarından birinin ismini çok iyi hatırlıyorum, Mustatevik. “Bu nasıl bir isim” diyordum, “Türk adı” diye cevaplıyordu.

Tigranuhi halamın eşi Sarkis Süryan’a kaçmaları için Türkler yardım etmiş. Halamın eşi, Türk arkadaşlarının onların altınlarını kendi ceplerine koyduğunu, halıları ve diğer bütün varlıklarını kendi katırlarına bağlayarak Doğu Ermenistan sınırına kadar onlara eşlik ettiğini hatırlıyordu. Türkler altınları kendi üstünde saklayıp “Eğer saldırı olursa, sizden alırlar, bizde kalması daha güvenli” demiş. Türkler onları bu şekilde sınıra kadar getirmiş, altınlarını ve diğer malları teslim edip Ermenistan’a yolcu etmiş. Yerevan’da, Sinema Evi binası yakınında büyük bir ev almışlar, bütün sülale orada yaşıyor, sofrada 14 kişi oluyorlarmış.

Halamın eşi, onlara yardım eden Türkleri hep büyük bir minnetle anardı. Çok iyi Türk komşular vardı, “Sahip çıkıyorlardı, yağma yapılmasına izin vermiyorlardı’. Fakat fırsatı kaçırmayıp öldürüp talan eden, zalim ve acımasız insanlar da oldu. Diğer yandan, Türkler arasında Ermenilere çok fazla yardımı dokunanlar olduğunu da duydum.[45]

MANVEL KUMAŞYAN’IN ANLATIMI Bu hikâyeyi büyükannem Narigül Karagözyan’dan dinledim. Babası Yesayi Karagözyan, Yozgat’a yakın köylerin birinde yaşarmış. Osmanlı ordusunun düşük rütbeli subaylarından biriymiş. Katliam günlerinde, aynı zamanda hemşerisi olan Türk komutan, Yesayi’yi yanına çağırmış ve kurtulmak için din değiştirmesini tavsiye etmiş. Yesayi bunu reddetmiş, ancak komutandan kendisini ve ailesini kurtarmasını rica etmiş. Yesayi’ye çok büyük saygısı olan komutan her ne pahasına olursa olsun en azından çocukları kurtarma sözü vermiş, ancak yetişkinlerin kendi gücünün üstünde olduğunu söylemiş.

Böylece, katliamdan önce büyükannem, kız ve erkek kardeşleriyle birlikte Türk komutanın evine geçmişler. Ailenin diğer üyeleri, maalesef kurtulamamış. Türk komutanı çocuklara birkaç ay baktıktan sonra Amerikan yetimhanesine teslim etmiş. Ardından çocuklar Yunanistan’a gönderişmişler. Büyükannem daha sonra orada evlenip yeni bir hayata başlamaya çalışmış.

TATEVİK GRİGORYAN’IN ANLATIMI Annemin büyükannesi Gayane Diatyan ailemizin en uzun ömürlüsüydü. 2004 yılında, 93 yasındayken vefat etti. Hepimiz ona karşı özel bir saygı duyuyorduk.

Benim büyük büyükannem Gayane, Soykırım yaşandığı sırada çok küçük, sadece dört yaşındaymış, ablası Nazik’se duyduğuma göre çok güzelmiş ve onu hep Türklerden saklamışlar.

Bu hikâyenin ilginç yanı, Soykırım’da yaşanan vahşet ve zulme rağmen, duygusal bir tarafının da olması. Kars’tan tehcir edilenlerin geçtiği yol üzerinde bir Türk asker, kendisine tehcir edilenler üzerine ateş açma emir verilince, uymamış ve sadece havaya ateş açmış. Çok iyi hatırlıyorum, Gayane büyükannem bunu sulu gözlerle anlatırdı.[46]

KÜTAHYA MUTASARRIFI DİYARBEKİRLİ FAİK ALİ [OZANSOY] 1915’te Ermenilerin hayatını kurtaran cesur Osmanlı askerleri ve devlet adamları, kimi zaman İttihat Terakki merkezinden gelen emirlere karşı çıkarak Ermenileri sürgüne göndermemiş, kimi zaman Ermenilere kalacak yer ve yiyecek sağlamış, kimi zaman da aldıkları ölüm tehditlerine rağmen Ermenilere kol kanat germişlerdir. Kütahya mutasarrıfı Diyarbekirli Faik Ali [Ozansoy] (1876-1950), işte bu cesur devlet adamlarından biriydi.

1915 yılının Kasım ayıdır. Anadolu’nun büyük çoğunluğunda tehcir emri uygulamaya konmuş, Ermeniler kendilerine ait olan her şeyi geride bırakarak yollara düşmüştür. Ne ki Kütahya’da durum, ülkenin geri kalanının tam tersidir. İttihat ve Terakki Partisi’nin mutasarrıflık binası önünde topladığı grup “Gâvur mutasarrıf çık dışarı!” diye bağırmaktadır. Faik Ali, telgraf odasına çağrılır, arayan İstanbul’dan Talat Paşa’dır. “Şehrinizdeki Ermenilerin derhâl Zor’a sevkini gerçekleştiriniz!” der Talat Paşa.

Faik Ali karşı çıkar, kararında ısrarlıdır. Kütahya Ermenileri’nin şehir ekonomisine katkılarından, Müslüman ahâlinin bu durumdan memnun olduğundan ve Kütahya’da herhangi bir asayiş sorunu bulunmadığından bahseder. Talat Paşa bir kez daha Ermenileri sevk etmesini söyleyince Faik Ali’nin verdiği cevap nettir: “Bu cinayetleri işlemeyeceğime göre istifamı kabul buyurun, başkasını tayin edin, emirlerinizi o uygulasın”. Talat Paşa tehcir olayının bu şekilde duyulmasını istemediğinden ve Faik Ali’nin ağabeyi ünlü şair Süleyman Nazif’in ricası üzerine göreve devam etmesine ses çıkarmaz.

Faik Ali Bey, mutasarrıf olarak görev yaptığı 1915’in Ocak ayından 1916’nın Mart ayına kadar Kütahya’dan tek bir Ermeni tehcir edilmez. Faik Ali, Ermeni çocuklarının eğitimine devam etmesi için yeni bir okul açılmasına destek olur, Ermeniler tarafından yerel yetkililerin gözüne girmek için Kızılay’a yapılan bağışlar kendi teşebbüsüyle fakir Ermenilere dağıtılır, korkudan din değiştirmek isteyenlere kendisi engel olur ve çevre vilayetlerden Kütahya’ya sığınan Ermenilere yer ve yiyecek yardımı yapar.

31 Ekim 1918 tarihinde Kütahyalı A. Torosyan, Jamanak gazetesine gönderdiği bir mektupta Faik Ali Bey hakkında şöyle yazmaktadır:

“Bütün Kütahya Ermenileri ve bölgedeki diğer bütün Ermeni muhacirler, her zaman saygı ve minnetle anacaklardır Faik Ali Bey ismini. Tehcir yolundaki Ermeniler yorgun bedenlerini dinlendirebilecek, dağılmış ruhlarını toparlayabilecek bazı vahalara rastladılar. Kütahya, Faik Ali Bey sayesinde işte o vahalardan biri oldu. O din, ırk, yaş ayrımı gözetmeksizin eşit bir şekilde herkese aynı sevgi, hassasiyet ve hizmeti gösterdi. Hiçbir karşılık istemeden, sadece vicdanının sesini dinledi. ‘Teşekkürünüzü sadece dua ederek gösteriniz. Benim için dua ediniz.’ Ne zaman minnettimizi göstermek istediysek işte bize böyle cevap verirdi, biz de susar kalırdık. Faik Ali Bey insani görevini yerine getirdiğine inanıyordu. Bu yücelik gerçekten de Türk’e saygınlık getirir: ‘Sadece bir dua’. İşte Faik Ali Bey’in tek isteği… Temiz, saf bir şahsiyetin doğal bir isteği.”

Bu mektuptan kısa bir süre sonra Kütahya Ermenileri, hayatlarını borçlu oldukları Faik Ali Bey’in anısına Kütahya Ermeni kilisesinin avlusuna bir “şükran kitabesi” koyar. Bu “şükran kitabesi”nde, “Ermeni halkını ıstırap dolu günlerinde koruyup kollayan ve insani bir tutum sergileyen mutasarrıf Faik Ali Bey anısına” diye yazılır.[47]

KASTAMONU VALİSİ REŞİT BEY Tehcir emri 1915’in lanetli günlerinde Kastamonu valiliğine iletildiğinde, sayıları Doğu vilayetlerindeki Ermeni nüfusla karşılaştırıldığında oldukça az olan Kastamonu Ermenilerini (1915 öncesi Patrikhane kayıtlarına göre Kastamonu vilayeti dâhilinde 13 bin Ermeni yaşamaktaydı) koruyan vicdan sahibi bir devlet adamı vardır. Tehcir emrini uygulamaya koymayarak onurlu bir duruş sergileyen bu devlet adamı, Vali Reşit (Ronabar) Bey’dir (1868-1924)…

Kastamonu’daki görevinin ilk günlerinden itibaren vilayet dâhilinde hem Müslüman hem de gayrimüslim halklarla kurduğu samimi ilişki, Reşit Bey’e olan teveccühü artırır. Reşit Bey, 1915’in karanlık günlerinde Kastamonu valiliğine yollanan tehcir emrine sert biçimde karşı çıkarak, Ermenilerin şehirde yaşamaya devam etmesini sağlar. Sıkı bir İttihatçı olduğu bilinen Reşit Bey’in bu tavrı, Teşkilât-ı Mahsusa’dan kendisine özel bir talimat gönderilerek Ermenileri derhâl tehcir etmesi gerektiğinin hatırlatılmasına neden olur. Bu talimat da işe yaramaz, Reşit Bey Kastamonu dâhilinde tehciri uygulamamakta kararlıdır. Hatta bir süre sonra, şehirde açık biçimde dillendirilen “Reşit Bey Türklerin değil, Ermenilerin valisidir!” propagandasına dahi boyun eğmez ve “Ben elimi kana bulamam!” diyerek emirleri uygulamayı reddeder.

Bunun üzerine Reşit Bey dönemin hükümeti tarafından görevden alınır ve yerine tehcir emrini derhâl uygulayacak olan Ankara Vali Vekili Atıf Bey atanır. Bu atamaya kadar şehirdeki hayatlarına eskisi gibi devam etmekte olan Kastamonu Ermenilerinin tümü Suriye çöllerine doğru bir yolculuğa çıkarılır.[48]

KONYA VALİSİ MEHMET CELAL Tehcir emri İttihat ve Terakki merkezi tarafından Konya vilayetine gönderildiğinde Ermenileri bu gayr-i insani uygulamadan kurtaran kurtarıcı bir el vardır. O kurtarıcı el, vali Mehmet Celal Bey’in (1863-1926) elidir.

Mehmet Celal Bey, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Erzurum valiliğine atanır. Erzurum’daki hizmetinin ardından kısa süre Edirne ve İzmir valiliği görevlerinde bulunur. 1914 yılında savaşın patlak vermesiyle bitlikte Halep valiliğine atanır. Halep vilayetine bağlı olan Zeytun’daki Ermenilerin tehcir edilmesi emri geldiğinde buna şiddetle karşı çıkar. Hemen Ermeni ileri gelenleriyle görüşerek barışçıl bir çözüm arayışına girer, ne ki tam o günlerde Zeytun kazası Halep vilayeti sınırlarından çıkarılarak Zeytun’a tehciri uygulayacak bir idareci atanır.

Mehmet Celal Bey tehcir emrine karşı gelmesinin ardından görevden alınır. İstanbul’a dönmesi sakıncalı olabileceği düşünülerek Konya valiliğine atanır. Ne ki Mehmet Celal Bey doğru bildiğini yapmaya uygulamaya, vicdanının sesine kulak vermeye devam eder. Gözlerini muayene ettirmesi gerektiğini söyleyerek İstanbul’a geçer ve soluğu İttihat ve Terakki merkezinde alır. Mehmet Celal Bey’in, burada görüştüğü parti yetkililerine ısrarla “Eğer beni Konya’ya Ermenileri tehcir etmem için gönderiyorsanız, bunu yapamam!” dediği kaydedilir. Vali Celal Bey, şehirdeki Ermenilerin tehcir edilmeyeceği garantisini aldıktan sonra Konya’nın yolunu tutar.

Vali Celal Bey, Konya’ya trenle ulaştığı anı, 18 Kasım 1918 tarihli Jamanak gazetesinde yayımlanan röportajında şöyle anlatmaktadır: “Görev yerime ulaşana kadar yerel Ermenilerin büyük bir kısmı tehcire tâbi tutulmuştu. Kalanlar istasyondaydılar ve hemen evlerine tekrar yerleştirilmelerini sağladım. Akşehir ve Ilgın bölgesi benim görev sürem boyunca tehcire tâbi tutulmadı. Fakat bir de, tehcir yolunda diğer bölgelerden Konya’ya gelen Ermeni muhacirler sorunu vardı. Bunların durumlarına üzülmemek mümkün değildi. Sayıları bir dönem 30-40 bine yaklaşmıştı. Merkez bunların gönderilmesi için baskı kuruyor, devamlı olarak sürülmeleri yönünde emirler gönderiyordu. Fakat vicdanıma karşı hareket edemezdim.”[49]

 

  1. V) DEVLET İLE MÜNEVVER(İ)

 

Başbakan Binali Yıldırım, 1915 olaylarıyla ilgili tasarıya dair, “Bizim için boş bir şeydir, hükümsüz bir iştir,” dediği[50] Almanya Federal Meclisi’nin, 2 Haziran 2016’da “1915 ve 1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlıklı soykırım tasarısı üzerine AKP-CHP-MHP imza attıkları ortak bildiride, kararı “Adaletsiz, mesnetsiz, asılsız” buldukları vurgusuyla eklediler:

“Bizler bugüne kadar bazı ülkelerin parlamentolarında kabul edilen 1915 olayları hakkındaki asılsız soykırım iddialarını meşrulaştırmayı içeren karar, açıklama ve yasalar ile bundan sonra girişilebilecek tasarrufları tarihi gerçeklerin ve uluslararası hukukun ihlâli olarak gördüğümüzü, tanımadığımızı ve hiçbir zaman tanımayacağımızı güçlü bir şekilde ifade ediyoruz”![51]

Siz bakmayın Ermenilerin Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’a gönderilen mesajdaki zırvalara![52]

Dönemin AB Başmüzakerecisi Volkan Bozkır, Avrupa Parlamentosu’nda oy çokluğuyla kabul edilen raporun iade edileceğini açıklayıp, “1915 hassasiyetinin… bir kırmızıçizgi olarak kalmaya devam ettiği”nin altını çizdi.[53]

T.“C” patentli devlet tavrı budur; bu devletin “raison d’etat”sıdır!

Ve “Türk(iye) Münevver”lerinin bu konudaki tavrıysa, devlet(leriy)le senkronizedir.

Mesela; “Alman Federal Meclisi’nin, 1915 Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanıması, elbette kabul edilemez,”[54] diyen Özgen Acar gibi..

Mesela; “Ermeni halkının acısına saygı duyarım. Aslında söz konusu olan Anadolu’nun ortak acısıdır. Ben ‘soykırım’ terimini kullanmıyorum,”[55] diyen Haluk Şahin gibi…

Mesela; “Osmanlı’nın ABD’deki son büyükelçilerinden olan Ahmet Rüstem’in, ‘Türkiye’de bazı kıyımlar yapılmış olduğunu üzülerek söyleyeyim ki inkâr edemem…’ diye başlayan, ama bunların, devleti içten yıkmayı, savaşan orduyu arkadan vurmayı amaçlayan eylemlerin sonucu olduğunu söyleyen, 8 Eylül 1915 tarihli Washington Star gazetesinde yayımlanan ve fırtınalar koparan demecindeki ifadeye katılmamak mümkün mü? Ben de bu nedenle soykırım iddialarına yıllardır karşı çıkıyorum,”[56] diyen Ali Sirmen gibi…

Mesela; “ABD-AB ağırlıklı Ermeni Diyasporası’nın yaşananların ‘soykırım’ olduğunun evrensel hukuk boyutları ile saptanması çabalarının arkasında duran ya da siyasi çıkar hesapları ile zikzaklı oynayan ülkeler ve liderlikleri elbette siyaseten sınırsız baskılarına karşın, yargısal boyuttan kaçınırlarken, ‘neyi, niçin, nereye kadar’ yaptıklarının ayırımındalar. Yeri gelmişken küçücük, gerçekçi bir anımsatma da gerekli… Tehcir edilen Osmanlı vatandaşı Ermenilerin arkalarında bıraktıkları topraklar, mal-mülkleri, nüfusları ile oranlandığında, Osmanlı’nın diğer vatandaşları, hele de Müslüman ve Türk sayılanlarından katları ile fazla çıkabilir,”[57] diyen Şükran Soner gibi…

Mesela; “Müslüman milletlerin kendi refleksi ile toplu bir kıyım yapması söz konusu değildir… Bu millet İttihatçılara kadar bin yıl birlikte yaşadığı, komşuluk yaptığı Ermeni komşusunun kılına bile dokunmadı. Bu millet bin yıl boyunca komşusunu, dini, mezhebi veya etnik kökeni nedeniyle çoluk-çocuk katletmeyi aklından bile geçirmedi,”[58] diyen Ahmet Zeki Gayberi gibi…

Mesela, “1919 yargılamalarında, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey suçlu bulunup idam edilmiş ve öncelikle onun adı öne çıkıp simgeleşmiştir. İşgal altında bir ülke ve bir kentte böyle olaylara insanların tepki duymasının doğal olduğunu söylemiştim. Bu Kemal Bey gerçekten suçlu muydu, yoksa kenti işgal eden ecnebileri mutlu etmek üzere karakuşi üslupla feda edilen bir kurban mıydı, bunu doğrusu çok iyi bilmiyorum,”[59] diyen Murat Belge gibi…

Ve nihayet; “1980’li yılların ilk yarısı… Hamburg’da yaşıyorum… Kötü bir zaman… Dünyanın çeşitli ülkelerinde Türk diplomatları Ermeni terör örgütü ASALA tarafından kanlı saldırılara uğruyorlar. Her saldırıdan sonra Alman medyasında soykırım konusu gündeme geliyor…

Bir gün başkonsolosluktan bir telefon… Konsolosluk görevlisi, Başkonsolos Mehmet Nuri Ezen’in benimle görüşmek istediğini söylüyor. Şaşırıyorum. Çünkü 12 Mart 1971 darbesinden sonra bakanları arasında CHP’li Türkan Akyol, Atilla Sav, Talat Halman gibi darbe yandaşlarının da bulunduğu Nihat Erim Hükümeti tarafından T.C. yurttaşlığından çıkartılmışım…

Konu, NDR’nin yayınları… Birkaç kez ‘resmen’ başvurmuşlar fakat sonuç alamamışlar. Bir ‘sivil’ müdahale gerekiyormuş, beni bulmuşlar. Bugün olduğu gibi o gün de 1915 olaylarının kanlı bir kıyım, tehcir edilen yaklaşık 1 milyon 250 bin kişiden ancak yaklaşık 300 bininin sağ kaldığı bu kırımın Anadolu Ermenileri için büyük bir felaket olduğunu düşünmeme karşın bu olayların ‘Yahudi soykırımı’ ile eş tutulabilecek bir ‘soykırım’ olduğunu düşünmüyordum.

Ülkeme yüreğimle bağlıydım. ‘Böyle bir rapor hazırlarım’ dedim. ‘Yalnız elimde birkaç Almanca kitaptan başka kaynak yok!’ ‘Bizde var’ deyip masanın üzerine Odalar Birliği, üniversiteler gibi çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından yayımlanmış bir raf dolusu kitabı dizdiler. Yüklenip çıktım. Raporu hazırlamam üç hafta sürdü; NDR’ye ve çeşitli medya kuruluşlarına gönderildi… Olumsuz yayınlar kesildi…

Sonra yine başkonsolosluk görevlilerinden öğrendim. Açık oturumda izleyiciler arasında İş Bankası müdürü de varmış. Kendimi tanıtırken, T.C. yurttaşlığından çıkarıldığımı, sosyalist olduğumu, tartışma konusunu Marksist diyalektik yöntemle irdeleyeceğimi söylememi ‘komünizm propagandası’ olarak algılayıp ihbarda bulunmuş. Başkonsolos da yemeyip içmeyip bu saçmalığı İçişleri Bakanlığı’na iletmiş.

Bir süre önce yeniden T.C. yurttaşlığına alınmam için T.C. Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunmuştum. Bu saçma sapan ihbar İçişleri bürokratları tarafından da ciddiye alınmış olmalı ki başvurum reddedildi,”[60] diyen Deniz Kavukçuoğlu’nun itirafındaki üzere!

 

V.1) YÜZLEŞME

 

Kolektif bir yüzleşmeye muhtacız; bunun “Ama”sı, “Fakat”ı yok ve olamaz da…

Ama bu “Türkiye ağır bir yükünden daha kurtuldu, önemli olan bu. Bu her şeyden evvel ortak geçmişimize dair bir borçtu. Bunu AKP ve Erdoğan’dan bekliyorduk, öyle de oldu. Çünkü 1915 ile yüzleşmek konusunda hem zihniyet farkına, hem de gerekli olan cesarete sahip olan Erdoğan ve tabanıydı. İlk kez bir 23 Nisan’ı içimde burukluk olmadan kutladım. Bugün de kayıplarımızı daha bir gönül ferahlığı içinde anacağız. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ederiz,”[61] demeye utanmayan Markar Esayan’ın ikbal avcısı beleşçiliğiyle olmaz, olamaz!

Ya da Herkül Milas’ın, “Bu konuda (Ermeni meselesinde-yn) özrü de anlamıyorum. Yapanlar ve yaptıranlar çoktan ölmüş. Çocukları, torunları tabii ki suçlu sayılamaz. Suçsuzun özür dilemesi anlamsız. Özür pişmanlık demekse suçsuz pişmanlığını mı ilan edecek?”[62] lafazanlığına da kurban edilemez…

Her şey ayan beyan ortada…

Ermeni Soykırımı’nın 102. yılında Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan’ın, devletin yüzleşme çabasının olmadığının altını çizerek, “Türkiye bundan sürekli kaçınıyor. Yüzleşme çabası olmadığı gibi 100. yılda söylenen yüz kızartıcı kabahatler var. Yani 24 Nisan’a, Çanakkale anma günü koyma gibi. Erdoğan’ın 24 Nisan’da, ‘Ermenistan’da bir araya gelip, kendileri çalıp kendileri oynayacaklar’ demesi gibi…”[63]

“Yani” mi? “Yani”si şu: Ermeni Soykırımı’nın 103. yılında hâlâ değişen bir şey yok!

 

22 Nisan 2018 18:04:26, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] 24 Nisan 2018’de Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin “103. Yılında Soykırım” başlığıyla Ankara’da düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma… Newroz, Mayıs 2018…

[2] Stanislaw Jerzy Lec.

[3] Rasim Ozan Kütahyalı, “Erdoğan’ın 1915 Mesajını Anlamak”, Sabah, 26 Nisan 2017, s.24.

[4] HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan’ın, 19 Ocak 2007’de uğradığı silahlı saldırı sonucu katledilen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için Meclis Genel Kurulu’nda Ermenice söylediği “Tanrı ruhunu aydınlatsın. Çok yaşa Hrant” sözleri tutanaklarına “X” diye geçti. (“Paylan, Hrant Dink İçin Ermenice ‘Tanrı Ruhunu Aydınlatsın’ dedi: Tutanaklara ‘X’ Olarak Geçti!”, 19 Ocak 2018… http://siyasihaber3.org/paylan-hrant-dink-icin-ermenice-tanri-ruhunu-aydinlatsin-dedi-tutanaklara-x-olarak-gecti)

[5] Ayşe Yıldırım, “Ermenilere Hadleri İtinayla Bildirilir!”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2017, s.13.

[6] “Hrant’ı öldürttünüz, Garo’yu, Garo’ları ne yapacaksınız?” (Aydın Engin, “Garo Paylan, Dink’tir”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2017, s.10.) sorusu ortadayken…

[7] Berivan Aydın, “… ‘Ermenileri Nasıl Bilirsiniz’ Araştırması”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2016, s.13.

[8] Murat Sevinç, “Ne Rengi, Ne Çeşnisi Allah Aşkına?”, Radikal İki, 23 Mart 2014, s.8.

[9] Hrant Dink’in büyüdüğü yetimhane Kamp Armen’in, Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi ve Mektebi Vakfı’na iade edilmesinin üzerinden bir yıl geçti. Vakıf, yetimhanenin yerine yapacağı ‘gençlik merkezinin’ projesini hazırladı. Ancak, kampın arkasındaki yeşil alan Tuzla Belediyesi’ne ait. Arazi ise imar planlarında, ‘idari tesis alanı’ olarak görünüyor. Vakıf Başkanı Kirkor Ağabaloğlu, Tuzla Belediyesi’nin, imar planındaki “idari tesis alanı” şerhini, “kültürel tesis alanı” olarak değiştirmesini ve yeşil alanın da iadesini beklediklerini söyledi. Ağabaloğlu, kampın iadesinin ardından hazırladıkları mimari projeyi Tuzla Belediyesi’ne götürdüklerini ancak imar planında yetimhanenin “idari tesis alanı” olarak kalması nedeniyle hayal kırıklığı yaşadıklarını anlattı, “35, 40 sene bekledik… Biraz daha ‘bekleyin’ denirse, fazlasıyla bir haksızlık olur. Bir an önce bir şey yapmak, geçmişin acılarını silmek ve bir köprü olsun istiyoruz,” dedi. (Hazal Ocak, “Dink’in Büyüdüğü Kamp Armen’e Verilen Sözler Tutulsun”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2017, s.11.)

[10] TSK bünyesinde şüpheli asker ölümleri devam ediyor. Yaşanan her ölümün üstünü örtmeye çalışan devlet yeni ölümlere de bildik gerekçeyle “kaza” süsü veriyor. Êlih’in (Batman) Hezo (Kozluk) ilçesi Gümüşörgü Jandarma Karakolu’nda askerlik yaparken Paskalya Bayramı’nın kutlandığı bir dönem ile Ermeni Soykırımı’nın yıldönümü olan 24 Nisan 2011’de, Kıvanç Ağaoğlu’nun tüfeğinden çıkan kurşun ile yaşamını yitiren Ermeni er Sevag Şahin Balıkçı’nın davası da adaletsizlikle sonuçlandı. Yıldız Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü mezunu olan ve terhisine 23 gün kala öldürülen Balıkçı’nın ölümüne ilişkin davada, sanık Kıvanç Ağaoğlu, “taksirle öldürmek suretiyle, silahında dikkatsizlik sonucu bir kişinin ölümüne sebebiyet vermek” suçunu işlediği gerekçesiyle 4 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırıldı. Balıkçı ailesinin avukatları davayı Yargıtay’a taşıdı. Yargıtay’dan gelecek kararı bekleyen aile, Sevag’ın Ermeni Soykırımı’nın yas gününde öldürülmesinin tesadüf olmadığı görüşünde. (Evrim Kepenek, “Anne Balıkçı: Soykırım Sürüyor”, Gündem, 21 Nisan 2014, s.7.)

[11] Apostolik Kilisesi avukatları Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak Adana’daki ‘Kilikya Kutsal Makamı’na ait manastırın iadesini istedi. Ermeni Apostolik Kilisesi’nin iki kutsal makamından biri olan Kilikya Katolikosluğu Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu. Başvuruda Adana’nın Kozan ilçesindeki Kilikya Manastırı’nın mülkiyetinin iadesi talep edildi. Tarihi milattan önce üçüncü yüzyıla dayanan Kilikya Katolikosluğu’nun merkezi 1930 yılına kadar Adana’nın Kozan ilçesiydi. Tehcir ve toplu ölümlerle cemaati dramatik biçimde azalan Katolikosluk 1930’dan itibaren Lübnan’ın Antelias şehrine taşındı. Başvurunun konusu manastıra ise 1915 yılında el konulmuştu. (“Ermeniler Manastırın İadesini Talep Etti”, Milliyet, 30 Nisan 2015, s.28.)

[12] “Bakû’de ‘komşuya Niçin Oy Verdin’ Sorgusu”, Radikal, 19 Ağustos 2009, s.17.

[13] Paramaz ve yoldaşları için Beyazıt Meydanı’nda 20 darağacı kurulur. Onlar, “Hükümet üyelerine suikast planlamak ve bağımsız Ermenistan Devleti kurmaya teşebbüs etmekten” divan-ı harbi mahkemesince ölüm cezasına çarptırılır.

Mahkeme 10 Mayıs 1915’de başlar. 27 Mayıs 1915’de kararını açıklar: İkisi firari olan 22 Ermeni sosyalisti için idam cezası verir. 5 Haziran 1915 Padişah Sultan Mehmet Reşat idamları onaylar. 10 Haziran 1915 Sadrazam Sait ve Harbiye Nazırı Enver kararı imzalar. 15 Haziran 1915 idamlar uygulanır. Paramaz ve 19 yoldaşının idam anını yaşamış olan Papaz Bogasyan şunları der: “14 Haziran Pazar akşamı saat 21.30 kapımın zili çalındı ve aşağıda bekleyen sivil polislerle Beyazıt’ ta bulunan Divanı Harbe götürüldüm. O darağaçlarını gördüğüm zaman çok şaşırmış ve bitap düşmüştüm. Az sonra onları asacaklardı o darağaçlarında. Sabaha karşı tahmini 3.30 gibi beni bir odaya aldılar ve on kişiyi getirdiler. Genç bir subay onlara şöyle dedi: ‘Divan- ı Harb- i sizleri ölüme mahkûm etti, Sultanın da onayıyla az sonra idamınız gerçekleşecektir. Bu din görevlisi papaz da sizlerin son duanızı yaptıracak.’ Sonra başka bir oda on kişi daha var. Bitap düşmüş manen ve ruhen yıkılmıştım. Onlar değil sanki ben darağacına çıkacaktım.”

Papaz Bogosyan gördüklerini anlatmaya şöyle devam eder: “20’leri darağaçlarının önüne götürüp durdurdular, içlerinden birkaçı metanetini yitirmiş gibiydi, fakat genel olarak çoğunluğu cesur ve korkusuzca ölümü karşılamaya hazır olduklarını belli edecek şekilde davranıyorlardı. Oesnada merkez kumandanı Sultanın idamları onayladığı belgeyi okuması için hâkime verdi. Hâkim kararı okumaya başladı. 20’lerin hepsi birden gür bir sesle, ‘Yaşasın Özgürlük, Yaşasın Ermenistan’ diye bağırmaya başladılar.

Ölüm emrinin okunmasından sonra Paramaz arkadaşlarına dönerek onlara şöyle seslendi: ‘Yoldaşlar, başımız dik gideceğiz, yiğitçe. Ona mani olmak istediler ama susturamadılar. O bize yakışan şekilde başımız dik gideceğiz,’ diye bağırmaya devam etti. O sırada Dr. Benne’ de bağırmaya başladı: ‘Biz yirmileri asabilirsiniz ama bilin ki arkamızdan yirmi binler bizleri takip edecek.’

Paramaz idam sehpasına emin ve sert adımlarla çıktı. Daha ilmiği boğazına geçirmeden bağırmaya başladı: ‘Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz, fakat inandığımız fikirleri asla. Yarın Ermenilik özgür ve sosyalist Ermenistan’ı selamlayacaktır. Yaşasın sosyalizm. Yaşasın Ermenistan.”

[14] http://avegkon.org/soykiriminda-oldurulen-ermeni-aydinlarin-listesi/

[15] Ümit Kardaş, “Klikya Ermeni Krallığı ve Zeytun”, Taraf, 28 Nisan 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/klikya-ermeni-kralligi-ve-zeytun/

[16] Oral Çalışlar, “Tarsus Amerikan Kolejinin Bahçesindeki Mezar”, 11 Nisan 2016… http://www.serbestiyet.com/yazarlar/oral-calislar/tarsus-amerikan-kolejinin-bahcesindeki-mezar-678487

[17] Arnold Toynbee-Lord Bryce, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele 1915-1916, çev: Ahmet Güner, Pencere Yay., 2005.

[18] Ara Sarafian, Talat Paşa’nın Ermeni Soykırımı Raporu, Gomidas Enstitüsü, 2011.

[19] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Çev: Atilla Dirim, İletişim Yay., 5. baskı 2018.

[20] http://www.armenocide.de/armenocide/orphan-children.nsf!

[21] Taner Akçam, “Milletler Cemiyeti Halep Kurtarma Evi”, Taraf, 8 Mayıs 2014, s.10.

[22] Ayşe Günaysu, “Bu Mektubu Kanımla İmzalıyorum!”, Gündem, 24 Nisan 2013, s.10.

[23] Özlem Ertan, “Arşaluys Mardiganyan’ın Hikâyesi”, Taraf, 17 Şubat 2014, s.16.

[24] Bahar Kılıçgedik, “Onun İçin En Acı Sergi”, Taraf, 27 Nisan 2014, s.12.

[25] İrfan Aktan, “Soykırımla Yüzleşin, Çünkü Tarih Yaşıyor!”, 20 Ocak 2015… http://zete.com/soykirimla-yuzlesin-cunku-tarih-yasiyor/

[26] Hatice Eroğlu Akdoğan, “Ermeni Yanımızla 100 Yıldır Kanıyoruz”, 20 Nisan 2015… http://www.sendika.org/2015/04/ermeni-yanimizla-100-yildir-kaniyoruz-hatice-eroglu-akdogan/

[27] Selami İnce, “Ordu Ermenilerine Ne Oldu?”, Birgün Pazar, Yıl:10, No:372, 25 Nisan 2014, s.21.

[28] 1915’in hemen öncesinde 1909’da Adana’daki Ermenilerin katledilmesine odaklanan ‘Yıkıntılar Arasında’ kitabını Zabel Yesayan (Ayrıntılı biyografi için bkz. Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar 1862-1933. Der. Lerna Ekmekçioğlu-Melisa Bilal. Aras Yayıncılık, Mart 2010.) kaleme alır.

‘Yıkıntılar Arasında’, bir ağıt kitabıdır. Ermeni halkının Adana’daki katliam sırasında ve sonrasında çektiği acıların kitabıdır. Bu acıya tanıklık eden bir kadın yazarın dile getirdikleridir. Dikran Yesayan’a yazdığı bir mektupta söyledikleri, onun yaşananlar karşısında hissettiklerini yansıtır: “Kendimi her ne kadar o korkunç felakete hazırlamış olsam da, haberlerin abartılı olduğunu düşünmüş olsam da, gördüklerim o denli korkutucu ki, her türlü hayal gücünün üzerinde… Ölüm, yıkıntı, açlık, hastalık ve zindan…” (Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yay., 2014, s. 16.) Ve mektubun sonuna düştüğü bir notla olanları anlatan bir kitap yazma düşüncesine sahip olduğunu hissettirir: “Bu mektuplarımı sakla! Günü gününe izlenimlerimi aktarıyorum, lazım olabilir…” (Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yay., 2014, s.17.) Ancak o da bunun çok zor olduğunun farkındadır. “Ne bu anlatılanlar, ne o küller içinde debelenen Ermeniler, ne dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler, ne de kayıplarının acısıyla kıvranan dullar… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde Adana’da yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza.” (Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yay., 2014, s.17.)

[29] Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yay., 2014.

[30] Janet Barış, “Kalmayan Yıkıntılar, Dinmeyen Ağıt”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:679, 21 Mart 2014, s.29.

[31] Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Çev: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yay., 2014, s.38.

[32] Başak Baysallı, “Yüzyıllık Utanç”, Birgün Pazar, Yıl:10, No:373, 4 Mayıs 2014, s.19.

[33] Akabi Şafakyan ve kızı Ağavni Mandroyan anısına… Torununun/kızının oğlu Aris Nalcı’dan) (Aris Nalcı, “Akabi’nin Hikâyesi”, Radikal, 21 Ocak 2013, s.18.

[34] “Müslümanlaştırılan Dedelerinin Evinde”, Taraf, 2 Kasım 2013, s.4.

[35] Müge Akgün, “Ermenilerin Yitik Geçmişi…”, Radikal, 27 Nisan 2013, s.25-27.

[36] Baskın Oran, “Mecburen ‘Lo’, Artık Yine ‘Zo’ Diyen Yiğitler”, 20 Mart 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10936/mecburen-lo-artik-yine-zo-diyen-yigitler

[37] “Ailesinin Katili Eşi Oldu”, Taraf, 4 Kasım 2013, s.4.

[38] “Yıldırım’a Göre Ermeni Soykırımı Sıradan Bir Olay”, Evrensel, 2 Haziran 2016, s.9.

[39] Taner Akçam, “Muammer Güler ve Dr. Reşit; ya da Erdoğan ve Talat”, Taraf, 18 Ocak 2014, s.12.

[40] Emre Can Dağlıoğlu, “Diyarbekir Celladı Doktor Reşit”, 10 Nisan 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11242/diyarbekir-celladi-doktor-resid

[41] Mehmet Polatel, “Bir Toplum Mühendisi: Şükrü Kaya”, Agos, 27 Mart 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11045/bir-toplum-muhendisi-sukru-kaya

[42] Mehmet Polatel, “Soykırım’ın Valisi, Cumhuriyet’in Bakanı: Abdülhalik Renda”, Agos, 20 Mart 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10957/soykirimin-valisi-cumhuriyetin-bakani-abdulhalik-renda

[43] Uluç Gürkan, “… ‘Soykırım’ Suçuna Kanıt Bulunamadı”, Milliyet, 21 Nisan 2014, s.14.

[44] Ayşe Hür, “Mustafa Kemal’in İttihatçılığı ve 1915’e Dair Tavrı”, 12 Mayıs 2013… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/mustafa-kemalin-ittihatciligi-ve-1915e-dair-tavri-1133108/

[45] “Komşuları Yardım Ediyordu”, Taraf, 29 Temmuz 2014, s.7.

[46] “Kendi Çocukları Gibi Baktılar”, Taraf, 31 Temmuz 2014, s.6.

[47] Ari Şekeryan, “Bu Cinayetleri İşlemeyeceğime Göre İstifamı Kabul Buyurun!”, Agos, 27 Nisan 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11046/bu-cinayetleri-islemeyecegime-gore-istifami-kabul-buyurun

[48] Ari Şekeryan, “Ben Ellerimi Kana Bulamam!”, Agos, 18 Nisan 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11321/ben-ellerimi-kana-bulamam

[49] Ari Şekeryan, “Beni Ermenileri Tehcir Etmem İçin Gönderiyorsanız, Bunu Yapamam!”, Agos, 10 Nisan 2015… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11243/beni-ermenileri-tehcir-etmem-icin-gonderiyorsaniz-bunu-yapamam

[50] “Başbakan’a Göre 1915 Bir Göç Olayı”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2016, s.4.

[51] “Meclis’te Utanç Vesikası”, Gündem, 4 Haziran 2016, s.13.

[52] Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’a, Ermeni Patrikhanesi’nin Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde düzenlediği 1915 olaylarını anma ayini dolayısıyla bir mesaj gönderdi. Erdoğan, ayin öncesinde Ateşyan tarafından okunan mesajında, “Birinci Dünya Savaşı’nın trajik koşullarında hayatını kaybeden Osmanlı Ermenilerini anmak üzere İstanbul’da Ermeni Patrikhanesi’nin çatısı altında toplanan vatandaşlarımızı selamlıyor, saygılarımı sunuyorum. Törenin, Osmanlı Ermenilerinin yaşadıkları acıların paylaşılması ve hatıralarının yâd edilmesi için en anlamlı yer olan Türkiye’de bir kez daha yapılmasından memnuniyet duyuyorum,” dedi. (“Dostluk ve Barış Hedefinden Vazgeçmeyiz”, Milliyet, 25 Nisan 2016, s.16.)

[53] Gizem Acar, “Eleştiri Olabilir Ancak 1915 Kırmızı Çizgidir”, Milliyet, 15 Nisan 2016, s.12.

[54] Özgen Acar, “Mükerrer Soykırım Kararı!”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2016, s.14.

[55] Erkan Altuğ, “Türk-Ermeni Sorununda Çok Yalan Var”, Hürriyet, 24 Nisan 2016, s.8.

[56] Ali Sirmen, “Soykırımı Tartışma Yasağı”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2017, s.4.

[57] Şükran Soner, “Yaralar Nasıl Kapanacak (3)”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2015, s.11.

[58] Murat Belge, “Yaşayan Tarih”, Radikal, 10 Nisan 2005, s.11.

[59] Mesela Murat Belge, “Yaşayan Tarih”, Radikal, 10 Nisan 2005, s.11.

[60] Deniz Kavukçuoğlu, “Bir Soykırım Anısı”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2016, s.14. Burada yeri gelmişken soralım: Devlet görevlilerinin istekleri üzerine, onlardan sağladığı belgelerle, onların istediği raporu yazan bir kişi, “bağımsız gazetecilik”ten, “basın özgürlüğü”nden bahsedebilir mi?

[61] Markar Esayan, “Bugün 24 Nisan…”, Yeni Şafak, 24 Nisan 2014, s.17.

[62] Herkül Milas, “Soykırım”, Zaman, 28 Nisan 2015… http://www.zaman.com.tr/herkul-millas/soykirim_2291375.html

[63] Uğur Şahin, “Yetvart Danzikyan: Artık Yüzleşin!”, Birgün, 24 Nisan 2017, s.6.