Pervin Buldan yazdı: Cumartesi hakikatin tarihidir

Eşi Savaş Buldan’ı 1994 yılında “faili meçhul” cinayette kaybeden HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, 700. haftaya giren mücadelesini Yeni Yaşam Gazetesi için kaleme aldı. Kendisi de Cumartesi Annesi olan Buldan, “Cumartesi Anneleri’nin (insanlarının) mücadelesi insanlığın mücadelesidir. Ve bu topraklardaki en uzun adalet arayışı eylemidir. Cumartesi Anneleri’nin talebi merhamet değil vicdan meselesidir! Yardım değil adalet meselesidir! İddia değil hakikat meselesidir” dedi. Pervin Buldan’ın yazısının tamamını aşağıdan okuyabilirsiniz.

Hobbs “İnsan insanın kurdudur” diyerek tarihsel bir tartışmaya kapı araladı. Eğer ruhu bu topraklarda dolaşsaydı devlet mekanizmasının sade bir insandan nasıl vahşi kurtlar yarattığını görebilseydi, vahşetin insanda değil kanla beslenen sistemlerde saklı olduğunu inkâr edemezdi! Zira kendi yurdumuzda devlet erki uzunca yıllardan beridir bizim kurdumuzdur. O kurdun dişleri arasında her yaştan insanın; kadının, erkeğin, Kürdün, Alevinin, yazarın, çizerin, dağ başındaki çobanın, 11 yaşındaki ‘kaçakçının’ parçaları bulunmaktadır. O kurdun yakın geçmişinde Zilan’ın, Dersim’in, Koçgiri’nin, 17 bin faili belli cinayetin, binlerce kaybedilmiş insanımızın kan kokusu bulunmaktadır.

Hakikatin tarihi

Biz bu tarihi resmi makamlarda okurken diğer taraftan kulaklarımıza hakikatin tarihi fısıldanıyordu atalarımız tarafından. Gördüklerini, bildiklerini o kolektif acı hafızanın bir çıkını olarak emanet ettiler geleceğe kalacak kuşaklara. Bunlar yaşanmış, geçmiş sanmak üzereyken hesaplaşılmayan, yüzleşilmeyen kanlı tarihlerin kati suretle kendilerini devam ettireceklerinden habersizdim. Bu kanlı tarihin kendi sıradan yaşamımda bana da (hiçbir zaman kapanmayacak olan) bir yürek yarası açarak, beni hakikatin ve adaletin arayıcısı yaparak ilerleyeceği aklımın ucuna dahi gelmezdi. Ta ki yükselen hak talepleri ve mücadelesine karşı olarak devlet güçleri tarafından başlatılan sistematik infaz ve kaybetme uygulamalarının içinde korku ile yaşamaya başlayıncaya kadar. Ve nihayetinde hedefe konulmuş insanlardan biri olan sevgili eşim Savaş BULDAN’ı yitirinceye kadar. Öncelikle hissettiğimi yaşadım. Yas tuttum. Günlerce, aylarca, yıllarca…

Fakat sevdiklerini benim gibi faili belli cinayetlerde yitiren bütün insanların da çok iyi bildiği gibi böylesi bir ölüm karşısında yasınız bitmiyor. Hakikat neydi? Kim, neden, ne şekilde aldı sevdiğimi? Nerede, ne kadar yaktılar canını? Neden bu kadar korumasız bu kadar kimsesiz kaldık kendi yurdumuzda? İşkenceci kim, katliamı yapan kim, bu emri veren kimdi? Bu beyninizi ve yüreğinizi kemiren sorular sizi hep aynı noktaya taşır. Adalet! İlla ki adalet! Bu karşı konulmaz istek bu dünyadaki en büyük ihtiyacınız olur. Adaletin sudan, ekmekten dahi daha önemli olduğunu çok derinden hissedersiniz. İşte bu hissiyatla 96 yılının başlarında Galatasaray Meydanı’na gittim. Ömrü hayatımda ilk defa elime mikrofon aldım, Savaş’ın kaçırılış hikâyesini anlatmak için. Yakınlarının kemiklerine ulaşmaya çalışan insanları tanıdım.

Bir mezarım olduğu için şanslı mı hissetmeliyim diye düşünürken yakaladım kendimi. O zaman anladım bu hayatta ölümden daha beteri varsa, o da kaybettirmeydi. Rıdvan Karakoç, Hasan Ocak, Fehmi Tosun ve daha birçok kişinin beni derinden sarsan hikâyelerini dinlerken, yakınlarının başka bir ihtimale imkân vermeyen mücadele kararlılığı bana müthiş bir umut verdi, güç verdi. Yaşamımın bundan sonrası artık o kararlılığa adanmış olacaktı. O meydanda oturan her insan gibi benim için de başka bir yolun, baka bir seçeneğin imkânı yoktu artık.

‘Gitme, sen de yok olma’

Galatasaray Meydanı’nda oturulmaya başlandığı yıl gözaltında kaybedilen insan sayısı 300’e ulaştı. Kaybedilenlerin sayısı arttı, yakınlarının fotoğraflarıyla oturanların sayısı arttı. Kaybedilenlerin neredeyse tamamı gözaltına alındıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamayan insanlardı. Her cumartesi; kayıpların akıbetinin açıklanması, faili belli cinayetlerin aydınlatılarak kaybedenlerin yargılanması ve bir daha kimsenin kaybettirilmemesi taleplerimizi haykırdık. Ancak bu talepleri haykırmanın da bir bedeli vardı. Gözaltı, baskı, işkence, tutuklama ve hatta kaybetme tehdidi… Hele ki kadınsanız. Kaybedilen babanın ardından yaşadığı travma ile birlikte tek sığınağı olarak annesinin eteğini gören çocuklar yıllar içerisinde durmadan o eteği çekiştirip durdular. “Gitme, sen de yok olma” diye… Nitekim polisin sınır tanımayan şiddeti sonucu 200. haftada oturma eylemlerine ara verildi. Cumartesi Anneleri’nin/ İnsanları’nın kararlı mücadelesi sonucu sistematik olarak yapılan kaybetmeler durdurulmuştu. Ve bu başarı çok çok değerli bir kazanımdı Cumartesi İnsanları için. Ancak ne yüzleşme ne adaletin sağlanması için adım atılmamıştı. Ve 2009 yılında tekrardan başlamak üzere her cumartesi hakikat ve adalet arayışı Galatasaray önünde haykırılmaya devam edildi.

Çocuk gelenler büyüdü

Galatasaray Meydanı’na çocuk gelenler büyüdüler, genç gelenler yaşlandılar, evladının kemiklerine kavuşma umuduyla gelen birçok anne bu hasretle hayata gözlerini yumdu. Bu ülkede maalesef bir insan ömrü hakikat ve adaletin sağlandığını görmeye yetmedi, yetmiyor. Eksik ve yarım bıraktılar insanların hayatını… Acı, özlem ve bekleyişle geçti ömürler… Cumartesi Anneleri tam 23 yıldır adalet arıyor. Bir mezar taşı için, hakikat için, adalet için 23 yıldır eylem yapılıyor. 23 yıldır doğum günleri geçiyor, Anneler Günü, Babalar Günü geçiyor, insanların sevdiklerini son kez gördükleri, ona son kez dokundukları, sesini son kez işittikleri anın yıldönümü geçiyor ve bu hafta bir bayram daha geçiyor! Fakat yine mücadele ile yine direniş ile geçiyor.

Bu ülke hepimizindir

Gerçek şu ki bu topraklar, bu ülke; ne siyasi yöneticilerin ne de egemenlerindir. Bu ülke bu topraklar üzerinde varlığını bulmuş herkesindir, hepimizindir. Devletler toplumsal sözleşme ile kurulur. Fakat bu sözleşme egemenlerin değil eşitlerin sözleşmesi olmalıdır. Egemenin ve dolayısıyla üstünlerin olduğu yerde ezme-ezilme kaçınılmazdır. Bu da beraberinde insanlık adına bilebildiğimiz ne kadar kötülük ve felaket varsa hepsini çağırır. Nitekim biliyoruz ki yeryüzünde terörle suçlanan hiçbir örgüt, hiçbir tarikat ya da hiçbir illegal oluşum egemenlerin üstünlüğüne dayanan ilkesiz devletlerin öncülük ettiği büyüklükte kitlesel katliamları yapamamış, insanlığa bu yöntemler kadar zarar verememişlerdir! Türkiye’nin asırlık derdidir üstünlerin gücüne dayanan devlet yönetimi. Bütün devasa sorunların kaynağı da, bu sorunlar minvalinde ortaya çıkan suç örgütleri ve suçlar da, bu derdin ürünüdür.

Adalet farzdır

“Halkını katleden meşruiyetini kaybeder” gibi çok doğru bir hakikati sözlerine döken Cumhurbaşkanı Sayın ERDOĞAN devlet politikalarında asırlık yanlışlara ve kötülüklere bağlılık gösterdi, icabet etti. Bu politikaların devamlılığına bağlılık gösteren ve katkı sunan bütün siyasiler gibi AKP hükümeti de bu suça ortak oldu. Yıllarca adalet talep edenlere karşı siyasi iktidarın sorumluluk görevi tüm açıklığıyla bir yanda dururken diğer yanda daha başka katliamların, yargısız infazların vebaline girildi. Allah yolunda siyaset yapıyoruz deyip gücüne güç katmakla meşgul olanlar, ülkenin dört bir yanına görkemli camiler yaptırarak İslam mevzusunda rüştünü ispatlamaya çalışanlar bilmezler mi ki İslam’da adalet farzdır. Biliyorlardır elbet. Fakat şunu da bilsinler: “Bir saat adaletle hükmetmek, 60 sene nafile ibadetten daha hayırlıdır ” buyuran bir dinin; insanı, mazlumu kollayan emirlerini dünyevi amellerin arka kapısına itmek de elbette bir gün nafile kalacaktır.

Şu çok iyi bilinsin ki bunca acı, bunca suç ve bunca adaletsizlik üzerinde hiçbir devlet dik duramaz. Çürümüşlük başlar ki bizler bu ağır kokuyu çok uzun süredir alıyoruz. Biliyoruz, son çaredir. Korkutmayla, şiddetle ve baskıyla dağıtmaya çalışacaklar bu çürümüşlük kokusunu. O nedenledir Beyaz Toroslarla tehdit etmek, faili meçhul tutulan cinayetlerin ve kaybettirmelerin başkahramanları ile sahne almak, poz vermek. Ama faydasız. Bizler hepimiz, bu ülkenin bütün ötekileri, bütün barış ve yaşam taraftarları, üstünlere karşı birleşen bütün mücadele güçleri olarak bu kokuya kaynaklık eden bütün çürümüşlükleri temizlemek kararlılığındayız. Hesaplaşılması, yüzleşilmesi gereken ne varsa geçmişte ve şimdi de hepsi ile mutlaka yüzleşilecektir. Henüz olmasa bile bir gün mutlaka! Mayıs Meydanı Anneleri’nin dediği gibi; “Bir tek mücadele kaybedilir; o da terk edilen mücadeledir!” Cumartesi Anneleri (insanları) 23 yıldır bu bilinç ve kararlılıkla Galatasaray Meydanı’nda ve ülkenin farklı şehirlerindeki buluşma noktalarında mücadele yürütüyorlar.

İnsanlık mücadelesidir

Cumartesi Anneleri’nin (insanlarının) mücadelesi insanlığın mücadelesidir. Ve bu topraklardaki en uzun adalet arayışı eylemidir. Cumartesi Anneleri’nin talebi merhamet değil vicdan meselesidir! Yardım değil adalet meselesidir! İddia değil hakikat meselesidir. Bir can eceliyle gitmişse o ateş düştüğü yeri yakar, sevdiklerini yakar. Fakat bir can katledilmişse, kaybedilmişse (hele ki devlet eliyle) o ateş sadece düştüğü yeri değil, düştüğü yerden bütün toplumu, o toplumun güven içinde yaşama imkânlarını yakar. Aydınlık bir gelecek umudunu yakar. Bu nedenle faili meçhul tutulan kayıplar ve cinayetler sadece o kişilerinin yakınlarının bireysel sorunu değildir. Bu dava sadece Cumartesi Anneleri’nin değil, kendisini bu ülkeye ait hisseden herkesin derdidir, sorunudur, davasıdır. Hakikat ve adalet yeryüzündeki bütün toplumlar için olduğu gibi bizim için de hem haktır hem elzemdir. Galatasaray Meydanı 23 yıl önce hayatı boyunca mikrofona hiç dokunmamış, bir meydanda oturmamış, devlete karşı bir kelam etmemiş insanların toplandığı, bu ülkenin en büyük yarasına çare arayacak büyüklükte bir talebin ve eylemin sahipleri tarafından var edildi. Titreyen ellerimizle dokunduğumuz o mikrofona siz de ses verin, en büyük varlık amacımızı orta yerine koyduğumuz yerden mücadelemizi büyüttüğümüz bu meydana güç verin. 700. Hafta’da hepimiz için siz de gelin…

Gazete Karınca