Örgütlü insan… – Betül Koca

“Bu dünya öküzün boynuzları üstünde değil,/ bu dünya ellerinizin üstünde duruyor” demiş Nâzım Usta!

Doğa, milyarlarca yıldır kendisini örgütleyerek, yenileyerek varlığını sürdürüyor. Aslında doğanın ürünü olan her canlı varlık için de aynı durum geçerlidir. Doğanın kendisini örgütleyerek yenilemesi aynı zamanda kendi geleceğini süreklileştirmesi anlamına gelir. Canlı varlıklar da, hayvanlar da yaşamlarını sürdürmek için hem doğaya uyum sağlarlar hem de kendi aralarında içgüdüsel bir örgütlülük sağlarlar. Hayvanlar doğada beslendikleriyle yetinir ve artı bir birikim sağlamaz. Doğada ihtiyacı olanı alır ve tüketir. Sürüler halinde gezerek kendilerini başka canlıların saldırılarından korumaları içgüdüsel bir örgütlenmeyi ifade eder. Ya da güçlünün karşısında zayıfların birlikte hareket etmeleri veya yaşamaları, doğada yaşama zorunluluğun bir sonucudur.

İnsanın, doğanın ürünü olan diğer canlı varlıklardan farklı olan en önemli yanı beyinsel üretime dayanan bilinçli eylemidir. Yaşamsal alanın en önemli yanını oluşturan emek üretimine bağlı olarak beyinsel ve bedensel gelişim insanların doğa ile savaşımlarında birlikte üretme, birlikte gelişme, birlikte hareket etme davranış ve pratiği gelişmiştir. İnsanlaşma sürecinin emeksel gelişiminin tarihsel bir aşamasından sonra insanların gruplar halinde hareket ederek yaşamsal alanları için hakimiyet mücadelesine girişmeleri belki de aralarındaki ilk örgütlü çatışmayı doğurmuştur.

Aradan geçen binlerce yıl içerisinde, mülkiyet dünyası insanları ekonomik ve toplumsal olarak ayrıştırdı. Ekonomik güç ilişkileri insanların gündelik sosyal yaşamlarını etkiledi, dünyaya bakış açılarını değiştirdi, ortak yaşam alanlarını farklılaştırdı. Bunun bir başka anlamı; aslında insanlar kendi iradeleri dışında birbirine benzeyen topluluklar olarak farklı sosyal alanlarda örgütlenmeye başladılar. Aynı olanlar birbirlerine benzemeye başladılar. Hedefleri planları aynılaştı. Çıkarları aynı olan sosyal gruplar oluştu. Böylelikle sosyal ve ekonomik çıkarları aynı, yaşamsal alanları aynı, hedefleri ve gelecekleri aynı olan insanlar kendi aralarında belki de kendi iradeleri dışında örgütlü güç haline geldiler. Ekonomik ve toplumsal olarak birbirine benzeyenlerin buluşması, bir bakıma örgütlü bir yapı oluşturmalarına yol açtı. Bütün bunun temelinde sürekli çoğaltmak istedikleri mülkiyet dünyası, insanları kategorik olarak ayrıştırdı. Devlet ve alternatif toplumsal modelleri, aslında birer örgütlenme alanıdır. Birey, kurumsal yapılar içerisinde eriyerek bir bakıma soyut kurumsal yapının kendisine teslim olur. Böylelikle örgütlü görünen ama soyut olan kurumsal yapı bireyi kendi merkezine çeker, kendisine tabi kılar. Varlığı hissedilen, etki alanı güçlü olan kurumsal yapı somut olan bireye hükmeder. Birey, bir süre sonra mülkiyetin koruyucu gücü olan soyut örgütlenme alanının denetimine girer. Soyut alana hakim olan mülkiyet ilişkisine sahip olanla, birey arasındaki çatışma bir başka örgütlenme alanını yaratır. Böylelikle çatışma esasen mülkiyete sahip olanla olmayan sosyal gruplar arasında yaşanır.

Mülkiyet ilişkisinin doruğa çıktığı alan kapitalist dünyadır. Bu dünyanın ideolojik, politik ve örgütsel hegemonya alanı çok kapsamlı boyutlarda artıyor. Böylelikle ideolojik-politik aygıtlarla mülkiyetten yoksun çoğunluğun birey halinde kalmalarını özel olarak tercih eder. Onlar arasında bir örgütlenme alanının yaratılmaması için bütün olanaklarını kullanır. Böylelikle azınlık kendisini en üst düzeyde örgütlerken, çoğunluğun örgütlü bir güç olmaması için soyut kavramsal alanın içinde olan devlet aygıtlarını çok yönlü kullanır, harekete geçirir. Böylelikle soyut gibi görünen devletin, çatışma alanında çok daha somut bir güç olduğu hissedilir. Böylelikle kapitalist mülkiyetin bir gücü olan devlet, karşıt çoğunluğu bireysel dünyanın merkezine alarak örgütsüz bir güç halinde tutmayı temel bir strateji olarak her dönem uygular.

Bireyselleştirilen insan özellikle kapitalist dünyanın kötülükleri içerisinde eritilmeye çalışılır. Kapitalizm özentisi yaşamsal olarak bireyselleştirilen kişinin ideal yaşamı haline gelir. Bu nedenle kapitalizm insan seven, yaşam seven, doğa seven bir sistem değil; ölü seven, eşya seven, tüketmeye odaklı bir sistemdir. Gündelik yaşama baktığımızda yaratılan tüketici toplum, insanlığa ait naturel değerleri dahi yok etmektedir. 12 yaş grubundan 80 yaş grubuna kadar, hemen hemen üretim kapasitesi hiç olmayan ama hep tüketen milyonları kapsayan bir asalaklar grubunun oluşması, doğanın yıkımı için de ciddi bir tehlikeyi barındırıyor.

İnsan, kökeninde gerçekten de tüketmeye yönelik bir organizma olsa da, bilinç ve akıl sahibi olarak yalnızca tüketerek yaşayamayacağının hatta artık üretmeden tüketemeyeceğinin de bilincindedir. Bu şekilde yönlendirildiği takdirde de, kapitalist sistem yardakçılarının bir gerçeklik olarak ortaya koymaya çalıştıkları “tüketime dayalı insan doğası” tanımı yerle bir olacaktır. “Tüketime dayalı insan doğası” diye yutturdukları şey kocaman bir yalandır. İnsanların daha güzel bir sistemi sorgulamasına engel olmak amaçlı ortaya çıkmıştır.

İnsanca yaşamanın ve kalmanın gittikçe zorlaştığı, sürecin de acımasızca ilerlediği bir gerçek olmasının ötesinde insanlığın sosyal bir varlık olmasını dahi tehlikeye düşürmüş bulunuyor. Çevremize, duyduklarımıza, gördüklerimize, yaşadıklarımıza bir baktığımızda mevcut gerçeği görmek zor olmasa gerek.
Bakanlar bir gecede çıkardıkları kararnamelerle 70 milyonun hayatını yok edebiliyor. Yine bu ülkede bir avuç ranttan gözü dönmüş müteahhit, masa başında birileri için ev olan, yuva olan yerleri harita üzerinde parmakları ile işaret ederek paylaşıyor; gerçek sahiplerinin kanlı göz yaşları pahasına daha paralı kesimlere satıp kâr edecekleri sahte cennetler inşa ediyor. Hatta bu ülkede tek bir kişinin emri ile ülkenin bütün kolluk kuvvetleri evi için, mahallesi için, parkı için, daha güvenceli çalışma koşulları için yürüyen insanların üzerine kin ve nefretle sürülebiliyor, bundan cesaret alan kolluk kuvvetleri de mermi fişeklerini insanların tam gözlerine nişan alarak, gazlı tayzikli suları insanların tam ağızlarını hedef alarak sıkabiliyor. 20 yıldır failini arayan Cumartesi Anneleri gözaltına alınıyor. Bu ülkede gencecik insanlar nişan alınarak sıkılan bu gaz fişekleri yüzünden gözlerini kaybediyor, sakat kalıyor. Katillerine hesap sorulamıyor, yargılanmıyorlar.

Her yer asalaklarla, kabile reisleri ile, haydutlarla, mafya, hortumcu ve kravatlı hırsızlarla dolu. “Bu kadar da olur mu be?” dediğimiz her noktada yine bu sistemin ruhunu görüyoruz.

Sanki bütün bu vahşetten, ölümlerden, açlıktan onlar sorumlu değilmiş gibi davranıyorlar. Sanki Leyla’nın katili kendileri değilmiş gibi, sanki Çorlu’nun, faili meçhullerin sorumluları kendileri değillermiş gibi. İzle, diyorlar, izle…

Bazen hatta diyorsun ki; “yeter artık delireceğim.”

Tüm bunlara uyum sağlamak kolay şey mi? Olup biten birçok şey akıl sınırlarını aşmıyor mu? Her birimiz hayatta kalmak için gerim gerim gerilmiyor muyuz? Çelişkiler yumağı kapitalist sisteme uyum sağlayamayanlar bir ip gibi kopuveriyor adeta.

Eh! İnsan bu, beklenmedik bir anda kırılıveriyor. Sonra ruhumuz, aklımız hastalanıyor. Yaşanan bütün insanlık dışı yöntem ve uygulamalarda insanlık psikolojik, fizyolojik tahribata uğruyor.

Sonra da; kapitalist sistem bireyleri çevre ve toplumdan soyutlanarak iyileştirilmeye çalışıyor. Bu zihniyet sonucunda, sorun yaşayanlara daha çok anti-depresan ilaç dayatılıyor. Toplum yarı uyur hale getirilerek tepkileri dizginlenmeye, sorunun kaynağı görmezden gelinmeye çalışılıyor. Nice psikiyatrist hastasını, “iyileştin, artık terapiye gerek yok” deyip uğurlarken, biliyor aslında başka bir gün yeniden geleceğini. Çünkü hiçbiri hastasına dikensiz gül bahçesi vaat edemiyor. Toplumsal koşullar iyileşmeden, hastaların büyük bir bölümünün toplumsal dengesizliklere yeniden yenik düşüp hastalanacağı aşikârdır.

Bir de üstüne insanlara bireysel kurtuluşun olabileceği pompalanıyor. Peki, nasıl gerçekleşir bu bireysel kurtuluş? Ancak bir başkasını ezerek, bir başkasıyla rekabet ederek, aynı sorunları yaşayan milyonlarca kişiyle yarışarak, yeri geldiğinde bir başkasının kuyusunu kazarak… “Örgüt” mü? Sakıncalı kelime… Örgütlü olmaksa, uzak durulması gereken sakıncalı durum! “Örgüt insanı tektipleştirir” diye kara propaganda yapan burjuva ideolojisi aslında birbirine benzeyen, birbiri gibi düşünen, aynı sorunları yaşayan, aynı korkuları taşıyan bireyler yaratıyor. “Örgütlü insan örgütlerin maşasıdır” diyen burjuva ideolojisi, her gün milliyetçilik propagandası yapıyor. İnsanları birbirine düşman ediyor. İşçiyi ispiyonculuğa, işsizi hırsızlığa, çaresizi ruh hastalığına, ruh hastasını katilliğe itiyor. En küçük miras kavgasında bile babaya oğlunu öldürtüyor, kardeşi kardeşin düşmanı yapıyor. En iyi ihtimalle de insanı tüm sorunlar karşısında ruhsuz, tepkisiz hale getirerek burjuvazinin maşası yapıyor.

Diyorum ki aslında; burjuvazinin sana zerre kadar değer vermediği kollarına sığınma! Bilirim ki hastalanıyoruz, lakin şu mutsuzluktan, şu yılgınlıktan, şu karamsarlıktan çık kardeşim. Bilirim ki; duyduğumuz acı, deri değiştiren bir yılanın duyduğu acıdır. Dünya haline bakınca pek iç açıcı olmadığı, nefes almanın gittikçe zorlaştığı aşikâr.

İşte tüm bunların karşısında bir an olur, bir resim, bir kare, bir ses duyuyorsun. O an diyorsun ki; umut insanda… Arat Dink’i vermeyen kollarımızda mesela.

Çözüm, bireyde ve bireysel çare arayışlarında değil, toplumu değiştirmekte. Bizi hasta eden, sömüren, insan olmaktan çıkartan, delirten kapitalist sistemi yıkmak için örgütlenmekte!

Bugün bu çıkmazın karşısında yapacağın tek bir adım var. Örgütlenmek!

Vereceğin en güçlü cevaptır örgütlenmek.

İşe örgütlenmekle başlayacağız!

Sessiz kalmak, izlemek insanlıktan çıkartıyor bizi. İnsan kalabilmenin tek yoludur bu.

İyileşmeye başlayalım. İlerleyelim insan kardeşlerim!