Ölüyor işçiler… – İhsan Hacıbektaşoğlu

Sıranın kime geleceğini bekliyor muyuz? Zonguldak’ta yaşadım. Kömür işçileri her gün sabahın köründe evinden çıkarken eşleri ile helâlleşir ve öyle çıkarlardı. Muhtemelen bugün de aynıdır. Çünkü ocağa girmek, üretim yapmak ölüm riski yüksek bir işti…

Artık durum değişti. İşçi ölümleri sektör ayırmıyor. 2018’in ilk yedi ayında iki bine yakın işçi yaşamını kaybetti.

Düşük işçi ücretleri, uzun çalışma saatleri ve iş güvenliğine dair önlemlerin alınmaması işçi cinayetlerini her geçen gün artırıyor.

Burjuvaların daha çok kazanca ihtiyacı var. İşçilerin ölmesi onlar için, inanın hiç değer taşımıyor.

İşçi alayları en büyük savaşta, sınıf savaşında bir bir, on on, bin bin ve milyon milyon ölüyor…

Yaşamın her alanında işçilerin alınteri var. Giydiğimiz kıyafetler, yediğimiz yiyecekler, oturduğumuz evler, yollar, kullandığımız envai çeşit alet edevat ve aslında her şey, hepsi ölümüne çalışan işçi sınıfının alınteri üzerinden var ediliyor…

İşçi sınıfı ise binbir hile ile burjuva sistemin oltasına takılmış. Oltaya takılan balığın yeme ihtiyacı olmayışı gibi bir teslimiyetle günlerini geçiriyor…

Oysa biraz çıplak bir gözle bakılabilse gerçek o kadar net görülecek ki…

Bakın devlete nasıl yapılanmış. Büyük sermaye çevrelerinin milyar liralık vergi borçlarını bir kalemde siliyor. Soma’da açık ihmal sonucu karın tokluğuna çalıştırılan madencilerin ölümüne neden olan işverenlere komik cezalar veriyor.

Devam edelim mi!

Siz hiçbir işveren örgütünün örgütlenmesinin engellendiğini gördünüz ya da duydunuz mu? Bir işveren örgütü faaliyetleri dolayısıyla kapatıldı mı?

Bu ve bunun gibi birçok soruya olumlu yanıt vermemizi sağlayacak tek bir örnek bulamazsınız…

Diğer taraftan ise toplumun yaklaşık 40 milyonunu oluşturan işçiler örgütlenmeye kalksa, tepelerine devletin balyozu iniveriyor. Çünkü burjuvazi biliyor ki “örgütlenmek” demek hak aramak demektir. Verilen kırıntılarla yetinmemek demektir.

Çünkü burjuvazi çok iyi biliyor ki, örgütlenen işçi sınıfı, kendisi için sınıf olmaya başlayacaktır. İşte o zaman onu oltaya takması imkânsızlaşacaktır. Din ile milliyetçilikle, bölgecilikle onu kandırıp edilgenleştirmesi mümkün olmayacaktır…

Her gün işçiler üretim alanlarında ölüyor. Borç içinde gelecek umudu olmaksızın yaşayıp ömür tüketiyorlar… Geride kalan aileler perişan bir hayatın içine sürükleniyor. Henüz kundakta bebeler, gözü yaşlı yanıp tutuşan eşler, anneler ve babaların yaşamları karanlığa bürünüyor. Dramları anlatan ağıtlar kuşatıyor işçi mahallelerini. Duyan yok, derman arayan yok…

Oysa dünyaya gelen her insan güzel yaşamayı fazlasıyla hakediyor…

Çıkın dışarıya ve kentin içinde şöyle bir gezinti yapın. Sokakları, caddeleri ve meydanları gezin. İnsanların yüzlerine bakın. Eğer yüzü gülmeyen, gözlerinde umudu yitirmiş, donuk bakışlı insanlara rastlarsanız, bilin ki o, işgücünü satarak geçiniyordur. Sormanıza gerek yok, böyledir…

Kentin yüzleri o kentin nasıl ikiye bölündüğünü de gösterir. Bütün kentler ve ülke ikiye bölünmüştür…

Bir tarafta burjuvalar ve onların artıklarından nemalanan rantiyeciler, tefeciler, mafya artıkları, uyuşturucu tacirleri, üçkâğıtçılar, politika bezirgânları ve bilcümle kan emiciler… Diğer tarafta ise onuruyla çalışıp üreten ve kahır düğümlerini birbirine ekleyen işçi emekçi çoğunluklar…

Eğer gelecek güzel günler olacaksa onurlu insanların egemenlik kurması ile olacak…
Aksi hâlde hayat cehennem olmaya devam edecek…

Karar bizimdir; ya örgütlenip bir araya geleceğiz ve yaşamı güzelleştireceğiz ve işçi emekçi mahallelerinden ağıtlar değil mutluluk şarkıları yükselecek ya da ölmeye devam edeceğiz…

Birincisi kolay, ikincisi ise daha zordur…