“Nuriye ve Semih açlık grevini bıraksın!” Peki biz ne yapalım?

 

Halkın Hukuk Bürosu avukatları, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yapılan bırakın çağrılarına bir yazı ile cevap verdi.

……….

Gazetelerde okuyor, sosyal medyadan görüyor ve o iki gülümseyen yüzün solmasını istemiyorsunuz. Kimbilir belki kiminiz yakın arkadaşlarısınız. Kiminiz Yüksel Caddesine gelip ellerini sıktınız. Sadece düşüncelerini paylaşmak yakınlığı bile onların her gün yok olmasını izlemeye tahammülsüz hale getiriyor… Haklısınız; dayanmak, katlanmak çok zor… Bu yüzden de çareyi ilk akla geleni yapmakta, “bırakın” demekte buluyorsunuz…

Kuşkusuz isteğinizde de samimisiniz…

Bugün biz de size samimiyetle birkaç şey söylemek istiyoruz… Dinler misiniz?

Biz hep toplumun en duyarlı, en bilinçli, en insan damarı ile muhattap olduk…

Herkes evine işine dönerken sokakta kalanların avukatlığını yaptık…

Kim bir yatağın sıcaklığını, bir ananın huzurunu, yarin verdiği mutluluğu istemez…
Hayatı, canını güçlü duygularla seven ama toplumsal yaşama dair hayalleri, istekleri de bir o kadar güçlü kişilerin avukatlığını yaptık. Düşüncelerinin ve karakterlerinin gücü koca bir dünyaya karşı koymaya, binlerce yıllık hükümranlıklara kafa tutmaya götürüyordu onları… Duyguları öyle güçlü idi ki, yoldaşları dayak yerken copun önüne atılıyorlardı. Öyle lafın gelişi değil sonuna kadar giderek savunuyorlardı birbirlerini. Sahip oldukları her şeyi kaybetme riskini alıyorlardı. Sadece maşukun değil yoldan geçenin bile bağlanıp kaldığı sevgilinin kara gözlerine, bacaklarına yapışan ve “sana ihtiyacım var” diye bakan evladının ağlamalarına karşı koyacak kadar güçlü idi halka karşı duyguları da…

Onları kimi kez hastane odasında, kimi kez demir parmaklıkların ardında, kimi kez bir morg sedyesinde gördük… Tutuklanmış bir sevgilinin arkasından nasıl ağlar bir kadın… Evladının paramparça olmuş cenazesini teşhis ederken bir ana baba ne hisseder? En yakından gördük, hissettik…

Kimileri kimsesizler mezarlığına gömüldü, kimileri mezarsız kaldı, kimileri binlerle uğurlandı…

Velhasıl zordu, çok zordu…

Kimi kez “yeter” deyip kaçıp gitmek istedik…”Kaldıramadım” desek kim hak vermezdi bize… Kimi kez avazımız çıktığı kadar bağırıp ağlamak istedik… Anasıyla ana, babasıyla baba duygularına yakın şeyler hissederek… Ama kaçıp gitmenin vergisi yoktur. Ağladınız diye hiç bir şey değişmez. Ne ağladınız diye demirparmaklıklar açılır ne de cellatlar üzülür… Ağladınız bağırdınız diye sizi karakola bile götürmezler… Ağlamak bir semptomdur ama ilaç değildir. Semptomlardan kaçamazsınız belki ama ilaç lazım bize… Reçete lazım…

Nuriye'nin annesini gördük. Bize ağlayan gözlerle bakıp “ne yaparsanız siz yaparsınız” dedi. “Size güveniyorum… Kurtarın kızımı…”
Bu ne demek biliyor musunuz? Bu nasıl bir sorumluluk…
“Anne, bizim elimizden birşey gelmez” demek istedik… Bu sorumluluğu üzerimizden atmak, itmek, gitmek istedik… Ama yapmadık…

“Ne yapalım senin kızın da bıraksın artık bu işi… Sen kızını ikna et” diye cevap verebilirdik… Böylece sorumluluğu hem annenin hem de Nuriye'nin omuzlarına bırakmış olurduk. Hem duyarlı, yardımsever hem de sorumluluk kabul etmeyen olabilirdik, olamadık…

Semih'in annesini tanıyor musunuz? Tek başına çocuk yetiştirmenin zorluğu nasıldır anlatsın size…

“Bırak bu işi yavrum” dedi. “Sizi aç açıkta koyacak değilim ya… Şimdiye kadar nasıl yaşadıksa bundan sonra da yaşarız. Tek sen sağ ol, tek sen sağlıklı ol… Bırak!” dedi…Ama sessizce… Sadece Semih duydu onu… Anacığını kucakladı…

Semih bırakmayınca da çekip gitmedi. Nuriye'nin annesi ile kapı kapı dolaştılar Ankara'yı… Bakanlıklar, müdürlükler önünde günlerce kapı arşınladılar. Sendikalara, derneklere, onlarca kuruma, aydına, sanatçıya gittiler… Evladı ile birlikte Yüksel Caddesini mesken eyledi Sultan Anne.

Evladı konuşunca öyle hayran hayran bakışı vardır ki, görmelisiniz… Hayatı boyunca tek bir eyleme katılmamış, oy atmaktan başka bir siyasi faaliyette de bulunmamıştır. Onun kahramanlığı çocuklarını büyütüp meslek sahibi yapmaktır. Ama evladının eriyişini izledi… O'na güven veren, O'nu sevindiren sözler söylemek istedik, söyleyemedik…

Semih tutuklanınca hasta hali ile açlık gevine başladı. Vücudunu hem viral hem de bakteriyal enfeksiyon kaplayıp sağlığını tehdit eder duruma gelene kadar açlık grevi yaptı. Hem de yatakta değil sokaktaydı. Kah hapishane, kah savcılık önünde kah Yüksel cadesinde, Konur sokakta gördünüz onu… Semih'in annesi “bırak” dedi oğluna ama fısıldayarak… Açlığı ile yalvarıyor… Açlığı ile hak istiyor… O, sokakta… O, dayak yiyor… O, hak talep ediyor…

Size son olarak Esra'yı anlatalım. Onlar şimdiki zamanın Ferhat ile Şirin'i gibiler.
“iyi günde kötü günde” diye kıyılan nikahlarında birbirlerine verdikleri sözü tutmanın bahtiyarlığındalar hem de…

Esra yeni evli… Esra körpecik… Esra bir kadının bir erkeğe duyabileceği aşkın en güçlüsünü duyuyor… Esra'nın bedeninde her hücre, her gün isyan halinde. Sevdiği adamın eriyişine karşı kıvranıyor… Esra sevdiği adamın, Semih'in ölmesini mi istiyor dersiniz?

Esra… O da Semih ile birlikte ihraç edildi. 29 yaşında eşi ile birlikte ekmeğinden oldu. Ailesinin onları okutup memur etmesinin sebebi zaten çaresizlikti. Atadan kalma toprakları, babadan kalma işyerleri yoktu. O da babası anası gibi ancak emeği ile geçinebilirdi. Ailesi, “Çocuklarımız memur olursa devlet kapısında güvenceli bir işleri olur” diyerek okuttular çocuklarını. Başkaları üç beş kuruş biriktirip ev almak, iş açmak tercihinde oldular ama Esra'nın ana babası, “Hiçbir şey istemeyiz, tek çocuklarımız okusun…” dediler. Onların yatırımı çocuklarınaydı.

Ama Esra, ihraç edildi diye karalar bağlamadı. “Ekmeğimizi taştan çıkarırız” diye baktı eşinin gözlerine. Daha bir an olsun gülümsemeden bakmamıştı ki O'na

Esra, Semih'in de başka yollarla hak aramasını istiyordu. Tamam, haksızlıktı yapılan; ama daha fazla risk almak, daha fazla zarar görmek de akıl karı değildi. Ama yapılan haksızlıklara karşı suskun kalmanın Semih'te yarattığı mutsuzluğu da görmüştü. Tek yolu vardı onun; birlikte mücadele etmek… Oturma eylemi sürerken sendikalara gitti, kurumlara gitti… Bir duyarlılık yaratmaya çalıştı. Bu sağır sessizlik bozulmalıydı…

Ne sanıyorsunuz? Yüz küsür gündür aç kalan kocasına eşlik ettiği 39 günde canının yanmadığını mı? Onun korkuları, onun vicdanı, onun bağlılıkları, güvensizlikleri yok mu? Çok mu cahil Esra… Sizin gördüklerinizi göremiyor mu? Çok mu vicdansız, acıma duyguları mı körelmiş? Nedir onu sevdiği adamı durdurmak, “durmuyorsan ben yokum” diyerek çekip gitmek yerine 40 güne yaklaşan bir açlık ile destek vermeye iten…

Ya Biz… Sizin kırk gündür görmediğiniz hali ile her gün hücrelerde görüyoruz Semih ile Nuriye'yi… Daha da zayıfladılar… Ve artık tekerlekli sandalye ile geliyorlar avukat görüşüne… Gözleri iyice çukura kaçtı… Ve bir süre sonra konuşmaktan bile yorulduklarını gördüğümüz için görüşmeyi kısa kesip çıkıyoruz…

“Bırakın açlık grevini!” demiyoruz diye onları bu halde görmek istediğimizi mi sanıyorsunuz? Ya da hayatımız hapishanelerde, morglarda geçiyor diye artık kanıksadığımızı mı düşünüyorsunuz? Veya siyasi başarımız olarak görüp “ne güzel medyatik oluyoruz” diye durumdan paye kaptığımızı mı düşünüyorsunuz?

Bize kalsa değil Semih ile Nuriye'yi, gidip Sierra Maestralarda Che'yi, Serez Çarşısı'nda Bedrettin'i, Ayasluğ'da Dedem Sultan'ı almaz mıyız? Denizler'i idam sehpasından, Mahirler'i o kerpiç evin çatısından sırtımıza atıp getirmez miyiz?.. Bize kalsa İbrahim'i işkencecilerin eline bırakır mıyız?

Biz hala Seyyid Nesimi'nin, Hallaç Mansur'un davasını gütmekteyiz…

2000 ile 2007 yılları arasında süren açlık grevlerini hatırlıyor musunuz? F tipleri ile birlikte halkın ilerici güçlerini susturmak istediler… Halka gözdağı vermek için 19 Aralık katliamını yaptılar. Tek istedikleri ranta karşı koyacak İMF kararlarını uygulayacak siyasi atmosferi yaratmaktı… Beyaz Enerji için katliam yaptılar.

Siyasi tutsaklara değil asıl olarak bütün bir halka 'teslim ol' diyorladı… Tüm bir halkı tecrit etmek istiyorlardı. Bu yüzden teslim olmadı siyasi tutsaklar. Tam 7 yıl avukatlık yaptık F tipi hücrelerde. Tam 7 yıl tabut taşıdık. 7 yılımız açlıktan incelmiş bedenleri hastaneden morga taşımakla geçti. Onların tek istedikleri halkın teslim olmayan iradeyi görmesi idi. Tek istedikleri halkın da teslim olmaması tecrite yenilmemesi idi…

Bu sessizliği bozmak isteyen, ölümlere son vermek isteyen Behiç Aşçı ne yaptı peki? Nasıl bitirdi ölüm oruçlarını hatırlıyor musunuz? Arkasını dönmüş görmezden gelen sendikaları, odaları, baroları nasıl harekete geçirdi hatırlıyor musunuz? Zulumden yılmış aydınları tekrar mücadele etmeye nasıl çağırdı?

Velhasıl biz Nuriye ve Semih'e eli boş bir şekilde gitmekten, “Biz bir şey yapamıyoruz; ama siz yine de bırakın…” demeye utanıyoruz. Onlara 'bırakın' demek bizim de gaz yemeyi, gözaltına alınmayı, tutuklanmayı göze alabilceğimiz bir eylemlik içinde olmamızı gerektiriyor. En azından fişlenmeyi göze almadan onlara bırakın diyemeyiz…

Lafı daha fazla uzatmayalım… Geri kalanı anlayışa bırakmak, ima etmek, lafı yarıda kesmek huyumuz değil… Dosdoğru söyleyelim söyleyeceğimizi…

Eğer Semih ile Nuriye'nin daha fazla zarar görmesini istemiyorsak elimizi taşın altına daha fazla koyacağız…

Peki, tamam, onlar açlık grevi yapmasınlar. Yapmasınlar da; onların açlıkla savunduğu, açlıkla talep ettiği hakkı biz nasıl savunacağız? Onu da tarif ediverelim bir zahmet… Ama öyle somut hiçbir şey ortaya koymayıp “takipçisiyiz, peşini bırakmayız” türü beylik laflar etmeden yapalım bunu… Gerisi lafügüzaftır, bilesiniz…

CHP'nin adalet yürüyüşüne “yollar yürümekle aşınmaz” , “lütfettik yürüsünler” diye cevap veren iktidara karşı kim CHP'ye “Yürümeyin, ne de olsa bu iktidar duyarsız. Siz adalet istediniz diye adalet vermez” diyebilir.

Kim işten atmalara karşı eylem yapan işçiye “Bak boşu boşuna polisten dayak yiyor, riske giriyorsunuz. Patron bu, duyarsız. Sizin sesinizi duymaz ne de olsa, eylemi bırakın” diyebilir…

Hem allah aşkına, Semih ve Nuriye kendi karınları doysun, işlerine geri dönüp mal mülk sahibi olsunlar diye mi direniyor. Bizim sessizliğimiz, bizim hareketsizliğimiz bizim duymazlığımız değil mi onları açlık grevi yapmaya götüren?

Hak, iktidardan talep edilir. İmza toplayacak gücünüz varsa iktidara seslenin, Semih ve Nuriye’ye değil. Onların kulakları zaten yeteri kadar duyarlı… Onları kendi sağlıklarının sorumluluğu altında bırakmak değil, sorumluluk üstlenmek zamanıdır şimdi. Yapamıyorsanız susmayı deneyin, illa bir şey söylemek zorunda değilsiniz… “Hayır, susamayız, vicdanımız sızlıyor” diyorsanız, eğer gerçekten vicdanınız sızlıyorsa önce özeleştiri vermeniz gerekmez mi, “Neden bu insanlar bir deri bir kemik kalana kadar sustuk” diye… Sezen Aksu'dan önce konuşmayanlarınız varsa, “Neden yüzbinlerce insanın ekmeklerinden edilmesine ses etmedik?” diye kendini sorgulaması gerekmez mi…

Semih ve Nuriye'nin açlığına tahvil edilebilecek şey ancak kitlelerin kararlı ve hedefli eylemleridir.

KESK, üyelerine sahip çıksın diye KESK'e dilekçe yazın. Hukukçular, hak arasın diye barolara imza vermek için imza toplayın… Ve siz, aydın sorumluluğunda olduğunu iddia edenler… Siz ne yapacaksınız? Semih ve Nuriye için değil, kendiniz için, ülkeniz için ne yapacaksınız? Ona karar verin…

Nuriye ve Semih yalnız iktidara seslenmek için değil asıl olarak bizlerin duyarsızlığına seslenmek için ölümün sınırına geldiler…

Hiç üstümüze alınmadan sanki AKP ile Nuriye ve Semih'in sorununu çözmeye çalışıyormuşuz gibi kendimizi meseleye yabancılaştırmaktan vazgeçelim. Bu ancak sorumluluğumuzu üstümüzden attığımız veya azalttığımız yanılgısı içine sokar bizi…

Hey, Nuriye ve Semih bıraksın diyenler! Anlattığımız sizin hikayenizdir… Bu direniş sizin direnişiniz… Bu sorun sizin sorununuz…

HALKIN HUKUK BÜROSU