“Neoliberal köktencilik”, komprador devlet, eş-dost-akraba kapitalizmi ve çöküş – Fikret Başkaya

1. Kapitalist dünya sistemi 1970’lerin başında krize girdi ve 1974-75’ten itibaren de kriz, tüm kapitalist ülkeleri etkisi altına aldı. Fakat kriz, bildik devrevî [konjonktünel] krizlerden biri daha değildi, yapısal krizdi… Krizden çıkmak üzere sermaye saldırıya geçti. Amaç İkinci Emperyalist Savaş sonrasında oluşan, refah devleti, sosyal devlet, kayırıcı devlet, ulusal kalkınmacı devlet… denileni tasfiye etmekti. Başka türlü söylersek, ezilen-sömürülen sınıflara, yeryüzünün lânetlilerine yönelik kapsamlı bir saldırı söz konusuydu. İşte o saldırının adı neoliberalizmdi… 1980’den başlayarak, adım adım neoliberal reçeteler dayatılacaktı. Aslında 1980 yılı hem kapitalizmin ve hem de insanlığın tarihinde bir dönüm noktasıydı, bir ‘kırılma anıydı’… Belirli merkezlerde oluşturulan neoliberal tezler bir de alternatifsiz ilan edildi… Bunun alternatifi yok dendi… There is no alternative [TINA] dendi ve üstelik bu uyduruk neoliberal model tüm dünyada geçerli olacaktı…

Buna göre ekonominin yönetimi münhasıran özel şirketlere bırakılmalıydı… Böylece rekabet ortamında kaynakların etkin kullanımı mümkün olurdu… Bu yüzden kamuya ait işletmeler özelleştirilmeliydi. Devlet bir kaç sınırlı işlev [iç ve dış güvenlik, yargı] dışındaki alanlardan elini çekmeliydi. Geriye kalan ne varsa, işte sosyal hizmetler, eğitim, sağlık. sosyal güvenlik , su, elektrik, ulaşım, iletişim…  her şey özelleştirilmeliydi… Bütün bunların bedeli kullanıcılar tarafından ödenmeliydi. Vergilerle karşılanmamalıydı… İyi de o zaman onca vergi neden alınıyordu? Çalışma [iş] piyasası liberalize edilmeli, “serbestleştirilmeliydi”… Asgari ücret gibi şeylere tevessül edilmemeliydi. Sendikal haklar sınırlandırılmalı, sendikalar etkisizleştirilmeli, ücretler işçiyle işveren arasında ‘özgürce’ belirlenmeliydi…

 

Sermayeden alınan vergiler olabildiğince azaltılmalıydı, zira, yüksek oranlı vergiler sermaye sahiplerinin, kapitalistlerin yatırım hevesini kırar, onları caydırırdı… Kredi sorunu da özel sektöre havale edilmeliydi ki, böylece kredi arzı ve talebi rasyonel bir işleyişe kavuşsun… Tabii Merkez Bankaları da ‘bağımsız’ olmalıydı… Bununla iş garantiye alınmak isteniyordu. Bütçe asla açık vermemeliydi, verirse vergilerle değil, borçlanarak finanse edilmeliydi… Böylece kapitalistlerden alınması gerekirken alınmayan vergilerin karşılığı olan finansal kaynak kamuya [devlete]  ‘borç olarak’ verilebilirdi, verildi ve veriliyor…  Ve bütün bu “ilkeler” sadece tüm devletler tarafından uyulmakla kalmamalı, bölgesel ve uluslararası ilişkiler için de geçerli olmalıydı… Bunun için de sermayenin hareketini sınırlayan tüm ‘engeller’ bertaraf edilmeliydi… Neoliberal köktenciliğin üç sloganı, Liberalizasyon, deregülasyon, privatizasyon‘du. [Serbestleştirme, kuralsızlaştırma ve özelleştirme]. Lâkin, geride kalan yaklaşık dört on yılda, neoliberal reçete, hastalığın tedavisinde beklenen sonucu vermedi, en kapsamlısı 2008’de olmak üzere kapitalist sistem bir krizden diğerine savruldu…  Tam bir dengesizlik ve iğretilik sarmalına hapsoldu… Artık duvara toslamış bulunuyor…

 

  1. Türkiye neoliberalizm trenine 1980 yılında ünlü 24 Ocak Kararları ve onu tamamlayan, Atatürkçü/NATO’cu ordunun 12 Eylül Amerikancı faşist darbesiyle bindi… Trene ilk atlayanlardandı… 24 Ocak kararlarıyla Türkiye ekonomisi dışa açılacak, ihracat öncülüğünde büyüyecek, kalkınacak, ‘muasır medeniyet seviyesine hızlı adımlarla tırmanacak ve en tepeye çadır kuracaktı…

 

Aslında 24 Ocak Kararları ve Amerikancı/NATO’cu faşist darbeyle Türkiye’nin egemenleri, mülk sahibi sınıfları densin, her türlü ulusal kalkınmacılığa, elvada demişlerdi. Yeniden kompradorlaşma tercihi yapmışlardı. Her türlü ulusal/kalkınmacı/sosyal kaygıya elveda demişlerdi… Elbette ‘dışa açılmak’ fena bir fikir değildir ama, nerenizi, nasıl ne kadar kime  açtığınız da önemsiz değildir… Aslında dışa açılma retoriğiyle, ülkenin kaderi dışarıya, emperyalist sermayeye ihale edilmişti… Kompradorlaşmış ekonomi ve devlet demek, esas itibariyle dış belirleyiciklere, dışarıya tabi bir ‘yeniden yapılanma ve işleyiş’ demektir. Artık ekonominin iç eklemlenmesi ortadan kalkmıştır. Ekonominin farklı sektörleri arasındaki karşılıklılık ve tamamlayıcılık ortadan kalkmıştır… Her bir sektör yüzünü ‘dışarıya’ çevirmiş durumdadır… Tabii her ileri aşamada ekonominin daha da kırılganlaşması, dış belirleyiciliklerden daha çok ve kolay etkilenir, yara alır hale gelmesi de kaçınılmazdır… Siz Türkiye’nin şimdilerde neden sığır ithal eder hale geldiğini sanıyorsunuz? Bu durum, doğrudan kompradorlaşmanın sonucudur ve başka türlü olması da mümkün değildir… Özetle söylersek, şimdilerde Türkiye’nin içine sürüklendiği sefil durum, neoliberalizme koşulsuz teslimiyetin, rejimin kompradorlaşmasının doğrudan sonucudur…

 

Fakat, 12 Eylül faşist darbesiyle bir şey daha yapıldı: Dinci gericiliğin ve Siyasal İslam’ın  önü sonuna kadar açıldı. Bu gün yaşananlar 1980 yılında yapılan bu  iki tercihin, kompradorlaşmanın ve dinci gericiliğin önünün açılmasının sonucudur. Ülkenin yönetilemez duruma gelmesinin asıl nedeni budur… Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

 

  1. Türkiye ekonomisinin temeli 1980’den sonra aşınmaya devam etti. Fakat, aşınma Politik İslamcı AKP’nin 16 yıllık iktidarı döneminde hızlandı, derinleşti, yoğunlaştı… Küresel planda sermayenin “yeni değer”, “fazla değer”, “artı-değer” üretmekte/yaratmakta zorlandığı, finanslaşmanın tarihte görülmemiş boyutlara çıktığı ve değersizleşme riskiyle yüz-yüze geldiği bir dönemde, ucuz ve kolay borçlanmak da kolaylaşmıştı… Reel sektörde değerlenme sıkıntısı çeken küresel sermaye, Türkiye gibi ülkeleri borçlandırarak, kredi vererek, kendini güvence altına alma yoluna gitmişti… AKP dönemindeki aşırı borçlanma, böylesi bir konjonktürün sonucuydu…

 

Değer üretmekle zorlanan Türkiye ekonomisi [AKP hükümeti] çözümü daha çok borçlanmakta gördü ve ülke aşırı borç altına sokuldu. İkincisi, ülkenin varı-yoğu özelleştirme adı altında eşe-dosta-akrabaya-yandaşa peşkeş çekildi… Bunun anlamı, yeni üretim alanları yaratmak şurada dursun, var olanı da yağmalamak, talan etmek, yok etmek demekti… Artık sistem “yeni değer”, “fazla değer”, “artı-değer” üretemez durumda… Alınan dış krediler, toplanan vergiler ve özelleştirmelerden gelen kaynaklar, eşe-dosta-akrabaya-yandaşa peşkeş çekildi, geri kalanı da inşaata (yol, köprü, konut, rezidans, AVM, devasa camiler, vb.] yatırıldı. Lâkin bir sorun vardı: İnşaat değer yaratmazdı… Daha önce yaratılmış değeri kullanırdı… Ve borçlanmayı da belirli eşik aşıldığında sürdürmek artık mümkün değildir… Borçlanmayı sürdürebilmek için asgari (yeterli) bir büyüme oranı gerekir. Borcu borçla ödemenin de bir sınırı vardır ve şimdilerde o sınıra dayanıldı…

 

  1. Üç nedenle artık Türkiye’nin içine sürüklendiği durumu kriz kavramı karşılamıyor: Birincisi, kriz ‘normal durumdan’ bir sapma demeye gelse de, ‘normale dönüşü de ima eder… Türkiye’nin içine sürüklendiği durum artık ‘bir önceki’ duruma, “normale” dönüşe uygun değil. Nobel ödülü sahibi de olan, Rus kimyager-fizikçi Ilya Prigogine [1917-2003], “Eğer bir kimyasal, biyolojik veya sosyal sistem, genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha sistem yapamaz” demişti… Dolayısıyla Türkiye için eskiye dönüş mümkün görünmüyor ama yeni bir şey, farklı bir şey yapmak mümkün…

 

İkincisi, kriz dendiğinde ekseri ekonomik kriz kastediliyor… Oysa, Türkiye bir dizi krizler [sosyal, politik, ekolojik, jeopolitik, etik. vb.] sarmalına hapsolmuş durumda… Artık bir sorunu çözmek, başka bir sorunu azdırmadan mümkün değil. Mesela, enerji sorunu “çözmeye” yeltenildiğinde, müthiş bir ekolojik yıkım [doğal çevre tahribatı, tarımın kötüleşmesi, vb.] ortaya çıkıyor… Bu tam bir boşa koysan dolmaz, doluya koysan almaz durumudur…

 

Kaldı ki, Politik İslamcı AKP iktidarının, bu despotik rejimin zaten hiç bir sorun çözme yeteneği yoktur… Geride kalan 16 yıla bak anlarsın… Zira, dünyayı anlamaktan acizdirler… Lâkin, haklarını yememek de gerekiyor, takiyye bahsinde ve bütçeyi, hazineyi ve müşterekleri yağmalama hususunda onlarla kimse yarışamazdı…

 

Ve üçüncüsü, kriz söylemi, egemenlere insanlara ‘normal koşullarda’ kabullenemeyecekleri bedelleri ödetmeyi kolaylaştırıyor… Kriz sanki birilerinin [bu ülkenin varını-yoğunu yağmalayan, talan edenlerin] eseri değil de, doğal afet’ türü bir şeymiş gibi bir algı yaratmaya yarıyor…

 

Eğer öyleyse, Türkiye’nin içine sürüklendiği durumu en iyi ifade eden kavram çöküş olabilir… Zira ve eğer bir sistem, bir sosyal formasyon, bir uygarlık, “verili koşullarda,  toplumun temel ihtiyaçlarını [su, gıda, güvenlik, sağlık. eğitim, konut, vb.] karşılamakta zorlanırsa, orada artık krizden değil, çöküşten söz etmek gerekecektir…