Kimlik bunalımı ve sınıf bilinci / Deniz Adalı

Çok sık duyar olduk; hemen herkes, çevresindeki insanlardan yakınıyor. Hemen herkes, insanlığın bittiğinden vb. dem vuruyor. Çok sık, akıl almaz ahlâksızlıklardan, bencilliklerden vb. söz ediliyor. Çok sıkça, herkes, ilkeleri, doğruluğunu vb. unutarak, bir başkasının yaptığının kötülüğünden dem vuruyor. Hemen herkes, yaşamın çekilmezliğini, bir biçimde dışarıya vuruyor.

Sadece, bir polisin rüşvet yemesi, sadece hakimin “tarafsızlığını” ve adalet duygusunu yitirmesi ve vicdanını cüzdanına bağlaması, sadece iktidarın her kademesinin rüşvet yemesi, sadece Erdoğan’ın devlet olanaklarını Saray “adabı” ile har vurup harman savurur gibi kullanması, sadece her türlü değer sisteminin birkaç sente satılması, sadece rüşvet çarkı, sadece Saray medyasının iğrenç yalakalıkları, sadece yeni İslamcı zenginlerimizin sonradan görme davranışları, sadece insanın her adımda aşağılanması, sadece çocukların canına kasteden savaş suçlarının ulu orta işlenmesi, sadece egemen sınıftaki çürümeden söz etmiyoruz.
Egemen sınıf içindeki bu çürüme, Türkiye’de yaşayan halkların ya da genel anlamı ile halkın kimliksizleştirilmesi ile ayakta tutulan bir egemenliğin çürümesidir.

Kimliksizleştirme politikaları, Osmanlı’nın son on yıllarında, belki bir tarih vermek yerinde olmaz ama 1850’lerde başlayarak, Cumhuriyet ile katmerlenerek bugüne geldi. Önce 12 Eylül ve 12 Eylül’ün Özal’lı yılları ve ardından 12 Eylül’ün devamı olan Erdoğan iktidarı ve bugünki hâli ile Saray Rejimi ile zirve yaptı.

Kimliksizleştirme politikalarının uzun bir tarihi vardır. Çok uzun süredir, hiçbir zaman “olağan” rejim yaşamayan bir ülkede, kimliksizleştirme, burjuva egemenliği sürdürmenin en önemli aracı hâline gelmiştir.

Bugün, ülkede, herkesi içine alan bir kimlik bunalımı yaşanmaktadır.

Bu kimlik bunalımının geniş halk kitlelerinde, emekçilerde ortaya çıkan görünüm biçimlerine bakmadan, öncelikle, egemen sınıf içindeki duruma bakmalıyız.

İşin bir tarihsel yönüne bakmalıyız, bir de bugününe.
Önce tarihsel olandan başlarsak yerinde olacaktır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, Avrupa’da burjuva devrimler yükselirken, Osmanlı’nın paylaşılması sorunu da ağır ağır gündeme oturmaya başlıyordu. İmparatorluk, kendisi bir emperyal güç idi. Ama kapitalistleşme ve saniyeleşme hamleleri, sarayın şatafatlı yaşamına dalmış, kendini dünya hakimi ilan etmiş, haremde huzur arayan ve lüks içinde yaşayan devlet ahalisinin dikkatini çok ama çok geç çekmiştir.

Kanuni döneminde zirvesine ulaşan imparatorluk, aynı dönemden başlayarak kapitülasyonlarla tanışmaya başlamıştı. Sultan Süleyman idi, ama çürümekte olan bir iktidarın simgesi idi.
Fetihler yaparken ganimet peşine koşan Osmanlı, genişleyen sınırlar nedeni ile hareketsiz kalınca, içeride, kendi sınırları içinde yağma işine koyuldu. İşin doğasına uygun olarak, fetihlerin nihayetinde bir sınırı da olmalı idi. Ama Osmanlı, kılıç ile zaferler kazanıp ganimet bölüşmekten başkasına bakamaz hâle geldi. Artık, imparatorluğun başkentinden yola çıkıp, yeni zaferler elde etmek, ordunun aylarca yürümesini gerektiriyordu. Zaferler birleştiriciliği azaltınca, sadece taht kavgaları değil, içeride giderleri karşılamak için halkların boğazlanması, soyulması, yağmalanması gündeme geldi.

Osmanlı toprak kaybetmeye başladığında, ilk akla gelen, imparatorluğu, padişahın tebaasını bir arada tutma yolları olmuştu. Yükselen burjuva devrimler, özellikle de Fransız Devrimi gibi radikal devrimler nedeni ile, bir kimlik arayışı gündeme geldi. İlk gelişen Osmanlıcılık oldu. İlk çare olarak görüldü, farklı dinlerden ve milletlerden oluşan Osmanlı tebaasını bir arada tutacak yapışkan olarak görüldü Osmanlıcılık. Batılılaşma ve Osmanlıcılık, yaklaşık aynı dönemde, egemen sınıfın içindeki arayışın ideolojik eksenini oluşturdu. Osmanlıcılık, çok farklı dinleri de bir arada tutmaya yönelikti. Ama Osmanlı diye bir halk ortada yoktu. Balkanlar’ın kopuşu hızlanınca, bu kez Osmanlıcılık gerekli olmaktan çıktı. Zaten önemli bir Hıristiyan nüfus imparatorluktan ayrılmıştı. Ama Anadolu’nun kadim haklları, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler vb. daha imparatorluk sınırları içinde idi.

Yine de Ortadoğu’da başlayan isyanlar, özellikle Mısır’ın kopuş eğilimleri, İslamcılık akımını şekillendirmeye başladı. Elbette yine Batılılaşma arka planda mevcut idi. Osmanlıcılık da ortadan kalkmamıştı. Ama artık, paylaşım savaşımı o kadar açık hâle gelmişti ki, Rum, Ermeni, Süryani halklarına bakmaksızın, İslamcılığın öne çıkarılması acil görüldü. İslamcılık, elbette bazı katliamların da gündeme gelmesi demek oldu. İmparatorluğun sınırları içinde kalan farklı dinlerdeki insanlara dönük din değiştirme uygulamaları katliamlar ve şiddet eşliğinde gelişti.
Nihayet paylaşım savaşı kapıya dayandı.

Bir yandan Batılılaşmak diye bir hedef vardı. Bunun altında Osmanlıcılık ve İslamcılık tartışılıyordu, ama diğer yandan da Osmanlı bir “hasta adam” olarak bölüşüm masasına oturtuluyordu. Osmanlı’nın paylaşılması giderek şekillenmeye başlamıştı. Üstelik Osmanlı, kendisine “hasta adam” diyenlere özeniyordu. Zaten, onlara borçlu idi.

İşte bu noktada arayış olarak Türkçülük gündeme geldi. Ünlü Türkçü Ziya Gökalp, aslında süreci özetleyen bir vurguyu da yapmıştı: “Bu devlete bir millet lazım.”

Madem ki, uluslaşma ve burjuva devrimler çağı var, madem ki Batılılaşacağız, madem ki Balkanlar’ı ve Ortadoğu’yu kaybetmeye başladık, öyle ise, kalan parçada Türkçülük öne çıkartılabilirdi.

Osmanlı sarayında sürekli aşağılanan Türkmenler ile bu Türkçülüğün hiçbir alakası olmadığı, Gökalp’in veciz tanımlamasından anlaşılabilir.

Alman uluslaşmasında soru şöyle idi: Ortada Alman halkları var. Ama bunların ayrı devletleri var. Bunları nasıl birleştirebiliriz? Soru bu idi. Elbette biraz işi karikatürize ederek durum bu idi. Oysa Osmanlı’nın son döneminde soru, Osmanlıcılık, İslamcılık ile yaratılamayan “millet”in Türkçülük ile yaratılması idi. Devlete millet yaratılıyordu.

Bu, elbette ki, çok derin bir “kimlik bunalımı” demektir. Hem egemen sınıf için, hem de halklar için.

Halklar, bu duruma ayak uydurmak zorundaydılar. Rum, Ermeni, Süryani katliamları, aslında bu sürecin giderek ne kadar şiddetli olduğunu ortaya koymaktadır. Bir halk katledilirken, diğerlerine sığınıyor, diğerleri ile birlikte kendine uygun, sağ kalmasına yardımcı olacak bir kimlik buluyordu. Birileri seyirci kalarak kimliksizleşiyor ve insan olmaktan çıkıyor, birileri ise yok ediliyor.

Bu durum, sadece emekçi halkın katledilmesi demek değildi. Bu, aynı zamanda, içeride bir iktidar kavgası idi de. İmparatorluğun sermayeye sahip sınıfları daha çok Rum, Ermeni iken, bu zenginliğin devlet eli ile ve katliamlarla el değiştirmesi de yaşanıyordu. Böylece, yeni bir sınıf, yeni bir “elit” kesim ortaya çıkıyordu. Bu elitler, bu egemenler, sadece halka, bir kimlik elbisesi giydirmekle kalmadılar. Elbette katliamlarla ilerleyen bu kimliksizleştirme siyaseti, egemen sınıf içinde de büyük bir kimlik bunalımı olarak yerleşti. Egemenler, bir yandan burokratlar karşısında “el pençe divan” dururken, diğer yandan, çeteleri de kullanarak işi yönlendirme işini de sadece devlete bırakmamaya özen gösteriyorlardı. Kan ile birleşen, yağma ile üst üste konan sermaye, elbette, dışarıda emperyalist efendilere boyun eğmekte de usta olacaktı.

Moğolların, başka halkları kendi egemenliği altına alması ya da Osmanlı’nın fetihlerle başka halkları haraca kesmesi üzerine kurulu feodal emperyalizmden oldukça farklı bir şeydir bu.

Moğollar, herkesin daha açık bildiği bir süreç olduğu için Moğollar diyorum, Moğol olmayanların Moğol olması için bir uğraş vermediler. Diğerlerine diz çöktürdüler, haraca bağladıklar ama onları “Moğol” olmaya çağırmadılar. Oysa, burada sorun, “devlete bir millet bulmak” idi. Ve millet denildi mi, bir elbise ayarlanması gerekiyordu. İşte mesele de buradadır. Bu halkların kimliksizleştirilmesi siyaseti, kanlı bir siyasettir ve aynı zamanda egemenlerin de kimlik bunalımının bir göstergesidir.

Büyük bir imparatorluktan çıkıp, paylaşılıp, sömürge, emperyalizme bağımlı bir ülke hâline gelmenin kimlik bunalımının çok daha derin hâlidir bu.

Egemenler, hem herkesin soy kütüklerini, kan bağlarını, şecerelerini tuttular, hem de herkesten bu bilgileri gizlediler. Herkese, kendine uygun bir hikâye bularak, hakiki Türk olduğunu ispat etmeyi dayattılar. Böylece herkesin bir kimlik yalanı oldu. O kadar ki, hemen herkes, ünlü, büyük bir aileden, bir Osmanlı paşası soyundan vb. gelmekte idi. Ve kuşku yok ki, öz be öz Türk olmalı idi. Bir liste ile soyadı verilmesi de bu konuda egemenlerde ileri bir bilinç olduğunun göstergesidir.

Ve bu yalanla beslenmiş kimlik, bir süre sonrasında, yalancılığın başarılı olmak demek olduğu bir kimliğe dönüştü. Egemen sınıf, iktidarı elinde tutanlar, tüm dünyanın Türk’ten türediğini göstermek için, tarihteki her iyi şeye bir Türkleştirme hikâyesi uyduranı ödüllendirdiler.

Emperyalist güçler ve onlarla işbirliği yapan yeni egemenler, Ekim Devrimi’nin halkları özgürleştirme ateşinin, Anadolu gibi çok çeşitli halklara sahip bir toprakta ne kadar tehlikeli olabileceğini önceden sezmişlerdir. Bu elbette burjuva egemenler için bir sınıf bilinci göstergesidir de.

Bu sınıf bilinci, emperyalizme karşı başlayan başkaldırıya, anti-emperyalist bir karakter vermek üzere ülkeye gelmeye çalışan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinde de kendini göstermektedir. Burjuva egemenler, komünistlerin bu mücadelede daha aktif rol almasını, halkın işgale karşı mücadelesine anti-emperyalist bir karakterde istikrar kazandıracak bir tehlike olarak gördüler.

Uzunca bir süre, dünyanın Türklükten türediği konusundaki abartılı çalışmaların sahnelenmesi, aslında bu kimlik ayarlama işinin nasıl bir bunalım olduğunun da göstergesidir (Bu konuda geniş bilgiyi, “Anadolu; Dün Bugün Yarın, Tarih ve Devrim” isimli çalışmamızda bulabilirsiniz).

İkinci Dünya Savaşı ile, Türkiye, komünizme karşı bir üs olma özelliğini pekiştirdi. NATO bayrağına sarılmak için, anti-komünist propaganda ve Sovyet tehdidi yalanları Türkçülükle birleştirildi. Kore’ye 23 sente gönderilen askerler, Türk’ün gücünü ispat ediyordu. Ama gerçekte, ülkede kontr-gerilla örgütlenmesi kuruluyordu. Bol miktarda anti-komünizm, belli miktarda İslam ve bol Türkçülük ile kimlik yarası daha da derinleştirildi. Kore’ye asker olarak gitmeyi, bir “milli duygu” olarak tanımladılar. Bunun insan aklında açtığı yaralar acaba ne kadar derinliklidir? Acaba, ABD çıkarları için eroin mafyasına hizmet etmeyi “milliyetçilik” olarak ilan etmenin bununla bir ilgisi var mıdır? Kore’ye asker olarak gitmeye karşı çıkanı “vatan haini” ilan etme siyaseti olmamış olsa, acaba bugün bu ülkede, “erken seçim” isteyen vatan hainidir siyaseti yapılabilir miydi?

Burjuvazi ve egemen güçler, ABD ve AB ortak sömürgesi olarak, komünizme karşı savaş karşılığında hibeler aldılar. Çalışmayan silâhlar, modası geçmiş tanklar, bol bol da süt tozu, insan boyunu ve aklını güdük bırakan süt tozları, her tarafında inek beslenen 1960’ların Anadolusu’nda, kimlik yarasını derinleştirmek için dağıtıldı.

Burjuvazi, egemen güçler, bu kimlik sorununu, yönetmek için sürekli kullanmışlardır. Halkları aşağıladıkça, işçi ve emekçiler de birbirini aşağılamak için, kullanılan egemen dili kullandılar. Yeri geldiğinde Ermeni ve Rum olmayı küfür sayan sistemin dili, sokakta da egemen oldu. İstediğini yapmayan, sorular soran, düşünen kim oldu ise, sadece devlet tarafından değil, önce devlet tarafından ama ardından en yakınları tarafından bile aynı sözlerle, aynı davranışlarla aşağılandı. Herkes, kimi aşağılamak istiyorsa onu Türk olmamakla ya da yeterince Türk olmamakla suçladı.
Sokak çeteleri, mafya grupları, hep daha çok Türk olmakla övündüler. Çeteler, egemenlerin, kapitalistlerin, onların emperyalist efendilerinin istekleri doğrultusunda her türlü cinayeti, her türlü suçu işlediler. Ve bu, onlar için, bir vatanseverlik ifadesi oldu.

Bunun yetmediği yerde, kendilerine bağlı, dinî takımlar oluşturdular.

Devlet içindeki hemen ker kesimin, kendine ait özel suç örgütleri oldu. Bazan bunlar tarikat, bazan vatansever çeteler, bazan mafya grupları, bazansa hepsi bir arada oldu.

Öyle milliyetçiler ortaya çıktı ki, ABD adına cinayet işlemek vatanseverlik oldu. Amerikalının emirleri ile 1 Mayıs kalabalığını kurşunlamak, vatanseverlik oldu. 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi “gayri müslim”lerin mallarını yağmalamak üzere onları katlettmek, vatansever olmanın ölçütü oldu. Kısacası, insan olmaktan ne kadar çıkılırsa o kadar vatansever olundu. Bu, aslında devlete bağlı çetelerin kimlik bunalımının en somut kanıtıdır.

Bugün, Suriye’de IŞİD çeteleri ile işbirliği yapabilmek ve bunu vatanseverlik olarak satmak, tüm bu tarihsel sürecin de sonucudur. Ve bunlar öyle, başka ülke topraklarını fethetmeye duyulan aşkla yapılmıyor. Yapılıyor olsa da yeterince kötüdür, ama bunlar, Sivas’ta gördüğümüz gibi, başka bir “vatan aşkı” ile yapılıyor.

Egemenler kendi kimlik bunalımlarını kendine bağlı çeteler eli ile, halka, topluma pompalıyorlar. Elbette sadece bu çeteler eli ile değil, resmî devlet kurumlarının tümü bu işi yapmaktadır. Eğitimden dinî politikalara, ordunun örgütlenmesinden mahalle muhtarlıklarına kadar her alanda bu kimliksizleştirme halka dayatılmıştır.

Bu da bugünkü kimlik bunalımının, kimliksizleştirmenin ana kaynağıdır.

İşçi ve emekçileri ayırmak, bölmek, aralarında düşmanlıklar oluşturmak için, kimliğin her türü kullanıldı. Günü geldi işçiye, “sen bu pis Sivaslı’nın peşine mi takılacaksın” diyen patronlar oldu, günü geldi, “sen bu soysuz Laz’ın peşine mi takılacaksın” diyen. Rum, Ermeni, Süryani zaten aşağılanmak için vardı. Ama anlaşıldı ki, Laz, Çerkes, Pomak, Kürt, Türkmen, Boşnak vb. olmak da bir avantaj sayılmıyordu.

Bu kimlik bunalımı, bugün, 12 Eylül, Özal’lı ihracata dönük sanayileşme denilen köşe dönmeci sistem ve ardından İslamcı-rantçı-yağmacı Erdoğan sistemi tarafından daha da derinleştirildi.
İşçi ve emekçilerin örgütlenmesi zayıflatıldı.

12 Eylül karşı-devrimi, ülkedeki tüm aydınlanmayı, gelişen devrimi bastırmayı amaçladı. Bu amaçla, işçi sınıfı ve emekçilere karşı açık, anti-komünist bir savaş yürüttüler. NATO şemsiyesi ile kontr-gerilla, ülkede saysız faili meçhul cinayetler işledi. Ve tüm bunlar, bir “kimlik” oldu.

Bugün, Cumartesi Anneleri olarak anılan onurlu insanlara, bu nedenle tahammülleri yoktur. Ve bu Cumartesi Annelerinin sessiz çığlığı, 12 Eylül zindanlarından yükselerek bugünlere gelmiştir. Soylu-Ağar çizgisi, bir ucu Evren’e, bir ucu NATO organizasyonlarına çıkan çizgidir.

1970’lerdeki örgütlenme ve devrimci aydınlanma, tüm eksikliklerine rağmen, halkın kendine gelmesi, kendisi ile yüzleşmesi sürecini başlatacak kıvılcımlar taşıyordu. Ve egemen güçler, daha işin başında, 12 Eylül darbesi ile, bu devrimci gelişimi bastırmayı başardılar. Dikkat edilirse öncesinde Çorum katliamı, Maraş katliamı gibi katliamlar vardır ve burada da kimlik meselesi kullanılmıştır.

Örgütleri dağıtılmış, korkutulmuş ve sindirilmiş işçi ve emekçiler, halklar, bu kez yeni bir unutma sürecine girdiler. Hafızalar silindikçe, unuttukça yaşayabilirim, diye düşünüyor olmalılar.
Bugün, halkta ortaya çıkan kimlik bunalımı, bu süreçlerin ürünüdür.

Bugün, ortaya çok ilginç, herkesin yakındığı kimlik biçimleri çıkmıştır. İşte bizim kimlik bunalımı dediğimiz şeyin arka planında bu ve burada derinine girmediğimiz süreçler vardır.

12 Eylül darbesi ile örgütlü gücünü kaybetmiş işçi ve emekçiler, halklar için, yeni kimliklere sarılma dönemi başlamıştır.
Buna karşı işleyen tek süreç, Kürt halkının direnişi ve Kürt devrimidir.

Bugüne gelirsek, belki de ortaya çıkan kimlik bunalımını örneklemek, bunun üzerine tartışmalar yürütmek için bir zemin olabilir.

Her şeyi reddeden, kimliğini gizleyen, yeni kimliğe bürünen, iktidara yaranmaya çalışan kişilik, sonuçta, kraldan fazla kralcı denilen tarza dönüşüyor. En çok katliamlara uğramış, en çok eziyet çekmiş halkların içinden, bir bölümü en aşırı milliyetçiler oluyor. İhanet ediyor ve ihanet edip yaşamaya çalışıyor. Bu nedenle, sürekli olarak kendisinin işe yarayacağını göstermek için, en büyük küfürleri bunlar yapıyor. İhanet, yaşama tutunma güdüsünün insanlık onurunu yok ettiği, ona galip geldiği nokta mıdır? Her nasılsa bunlar, ihanet ettiklerine her gün daha fazla zarar vererek, yeni efendilerinin gözdesi olmaya çalışıyorlar. İktidarların en büyük yağcıları bunlardan çıkıyor. Kendileri ne kadar onursuz ise, insanın, tüm insanların o kadar onursuz olmasını istiyorlar, bunun için çalışıyorlar. Efendilerinin sürekli gözüne girmek, onların dehşetli enerjilerinin kaynağı oluyor.
Değerleri boşalmış, sadece köşe dönmek için çırpınan, her zaman hırsızlık ve kolay yoldan para kazanmayı yeğleyen, önüne geleni öldürerek evine el koymaya çalışan, bu nedenle de iktidara “al beni kullan” diyen tür de az değildir. Bu tür, arkasında devlet güçleri var ise aslan kesiliyor. Ama gerçekte en çok sevdiği paradır. Paranın nereden ve nasıl geldiği önemli değildir. Bu lümpen kesim, ırkçılığın önemli kaynaklarından biridir. Bunlar, iktidarda ne varsa, neyin dönemi ise, ona uygun tarzda şekillenmekte ustalaşıyor. Değer sistemi kalmayınca, şekil alacak bir hamur gibi duruyorlar. Geriye bunların sertleştirilmesi kalıyor. İslam ve milliyetçilik, yeni moda deyimi ile “yerli ve milli” bu iş için yeterlidir.

Elbette Saray Rejimi döneminde bu kesimde kimlik epeyce değişmiştir. Dün, 12 Eylül öncesinde daha çok ideolojik şekillenmenin ağırlığı vardı ve para, arkada yürütülen bir iş idi. Bugün ise, ideoloji, sadece laftadır, gerçekte para, rant ve yağma, kolay para en önemli olandır. Erdoğan ve arkasındaki güçler, Suriye’de adam toplamak için nasıl 100 dolar ile iş görüyorsa, içeride de Saray Rejimi, tümü ile paraya dayalı bir iş görmektedir. Örtülü ödeneğin akıl almaz yükselişi bunun içindir.

Özal ile yıldızı parlayan yeni zenginler, daha çok “honey money” ile ilgili idiler. Erdoğan ve Saray Rejimi döneminde bunun yerini, komisyon, rant, yağma almıştır ve miktarlar dudak uçuklatacak düzeydedir. Halk Bankası’ndaki son bir gecelik döviz transferi, bu kesimlere para aktarmak için, iktidarın ne kadar gözü dönmüş biçimde hareket ettiğini göstermektedir. Bu yeni zenginler, ne elde ederse etsinler, ne kadar çok elde ederse etsinler, bu rant ve yağmadan aldıkları payı yeterli görmemektedirler. Hırsızlık, onlar için adeta göklerin emri ile ortaya çıkmış bir haktır. Buna uygun toplumsal statülerini elde ederken, aslında çürümüşlüğü daha dolaysız ortaya koymaktadırlar. Para elde ettikçe, eski kimliklerini hızla terk etmekte, “sıra bizde” düşüncesi ile sınır tanımaz bir tutum sergilemektedirler. Bu yeni elitler elbette Saray’ın etrafında kenetlenmiştir. Ama gerçekte yönetenin kim olduğu çok tartışılırdır. Hiçbir kayba tahammülleri yoktur ve hiçbir şeye bağlılıkları da. Sadece paraya.

Toplumun emekçi katmanlarında da bu kimlik bunalımı ortaya çıkmaktadır.

Bir grup, tüm aşağılanmasını, iktidara daha fazla tutunarak gidermek istemektedir. Burjuva basının akıl almaz karartma propagandası ile gözleri kör olmuş, kendisi gibi olanı rakibi görmektedir. Tüm yolsuzlukları kutsamaktadır, çünkü, kendisi pay almasa da, belki pay alabilirim umudundadır. Yolsuzluklara, yanlışlara, baskıya ve şiddete karşı çıkmak yerine, onu onaylamaktadır. Kendisi de olanak bulsa aynı şeyleri yapmak isteğindedir. Kendisi de rüşvet almak istediği için, kendisi de hırsızlık yapmak istediği için, bunları yapanları hoş görmektedir.

Hırsızlığı, yolsuzluğu, zalimliği yüceltmektedir. Bundan pay almamış olsa da, bunu yapanları kahraman, bunu yapanları başarılı görmektedir. Kardeşini kazıklayana, “aferin yetenekli adam” demektedir. Bu çok yaygındır. Dün ayıp olan, suç olan şey, bugün özenilen şeydir. Nihayetinde kendi yoksulluğunu başarısızlık olarak gösteren egemen propagandaya teslim olmuşlardır. Çıkış yolu olarak mücadele etmeyi, kendi kimliklerini kabullenmeyi seçmemektedirler. Onun yerine, bir yolunu bulup bu pastadan pay almayı ummaktadırlar. Yıllarca milli piyango bileti alan, yıllarca at yarışı oynayan ama hep kaybeden kişiler gibidirler. Onursuzca, olup biteni onaylamaktadırlar. Kredi verdikleri vergilerin yağmalanmasına bu nedenle sessizdirler, çünkü kendileri de bir olanak bulsa bunu yapacaklardır. Kendi emekçi kimliklerini kabullenmekten yana değildirler. Kendi ezilmişliklerini bir gerçeklik olarak kabul etmek istememektedirler.

Bir grup, her şeyden rahatsızdır. Her şeyi bilmektedir. Her konuda ahkâm kesmekte, konuşurken mangalda kül bırakmamaktadır. Ama sıra mücadele etmeye, yakındıkları konusunda adım atmaya geldiğinde, ilk kaçan, ilk oradan kaybolan onlardır. Evet bunlar hırsızlık yapmaktan yana değildirler, evet bunlar yağmadan yana değildirler, evet bunlar katliamlardan yana değildirler. Ama, bunlara karşı bir şey yapmak demek, kendilerini riske atmak demektir. Bunu başkaları yapmalıdır. Bunlar, bir biçimde yaşamakta, bir biçimde yakınarak hayatlarına devam etmektedirler. Bu da çürümenin bir başka biçimidir. Başkası bir işe başlasın düşüncesindedirler. Ama başkası işe başladığında, eyleme geçtiğinde de arkadan gitmemektedirler. Eyleme kalkışanların başlarına gelecek olanları bilmenin avantajını yaşamak üzere seyretmektedirler. Bunlar, devletin neler yapabileceği konusunda bilgi sahibidirler. Bunu onaylamasalar da, bu konuda adım atmazlar. Bir şeyler yapılması lazım, ama onlar yapmamalıdır. Onlar hayatın tribünlerinde, sevmedikleri bir şeyi seyretmekle yetinmektedirler. Seyretmenin ne kadar kirletici olduğunu anlamadan. Bu yolla, kurtulabileceklerini, sıranın kendilerine gelmeyeceğini düşünmektedirler.

Korku içinde yaşayan, her şeyi biliyormuş pozlarını takınmayan, kendi hakkını aramaktan uzak bir geniş kitle daha vardır. Bu geniş kitle, kendi gücünün, kendisinin farkında değildir. Çaresizce yaşama tutunmaya, sadece ve sadece kendisi ile ilgili olmaya çalışmaktadırlar. 12 Eylül’ün ilk yıllarında bunlar, ailelerinin kalanını korumak için sessizliğe bürünmüş kesimlerdir. Yıllardır hareket etmemiş ve ayakları paslı, akılları korkularının arkasına saklanmış kesimlerdir bunlar. Genel durumdan memnun değildirler. Zamanla, ailelerini korumanın mümkün olmadığı gerçeği ile de karşılaşmışlardır. Ama buna karşılık, kendilerini koruma güdüsüne sığınmışlardır.

Rum ve Ermeni katliamları, her zaman derinde, sessiz bir tarih olarak yaşamaktadır. Burjuvazi ne zaman katliamlara başlarsa, halkın derindeki korkusu canlanıyor.

Bugün, Kürtler aynı katliamlarla karşı karşıyadır. Biz biliyoruz ki, bu katliamlara sesini çıkarmayan, bu katliamlarda ölenlerden daha fazla ölmektedirler. Kürt halkının acılarına sessiz kalan, kendi acılarının da farkına varamaz.

İşçi ve emekçilerin, tüm bu tarihle açık olarak yüzleşmesi gereklidir.

Kendi sınıf kardeşini tanımayan, kendini de tanıyamaz.

İşte sınıf bilinci dediğimiz şey bununla başlayacaktır.

Sadece kendi ekonomik çıkarları, ekonomik hakları için mücadele etmek, bunun yeterli olduğunu düşünmek, sınıf bilincini tamamlamaz. Kaldı ki, bugün, kendi hakları için mücadele de çok ama çok zayıftır.

İşçi sınıfı, tüm bu tarihi, tüm bu katliamları bilince çıkarmadan, devrimci bir rol oynayamaz. Egemen sınıfları tanıyamaz. Olup biteni anlayamaz. Gözünün önünde yaşananları, bu tarih bilinci olmadan anlamlandıramaz.

Bugün işçi ve emekçilerin gelişen bir direnişinden söz edebiliriz. Gezi Direnişi bunun bir zirvesidir. Evet kendiliğinden gelişen bir patlamadır. Ama aslında bir direnişin de kendisidir. Ve tüm bu tarihle hesaplaşma işini düşünmeden, Gezi Direnişi’nden büyük sonuçlar beklemek doğru değildir. Önümüzde daha uzun bir yol olduğu açıktır. Tüm bu çürüme, aslında yeniden bir dirilişin zeminidir de. Tarih bilinci geliştikçe, direniş daha kalıcı sonuçlar verecektir.