KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu:”15-16 Haziran ruhuyla mücadelede yer almalıyız”

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişlerininin yıldönümünde yaptığı açıklamada işçilerin mücadelelerini Kürt halkının mücadelesi ile birleştirmesi çağrısında bulundu.

Türkiye’deki işçi cinayetlerini, 1971 ve 1980 darbeleriyle birlikte işçi direnişlerine yönelik müdahaleleri, emek mücadelesindeki eksiklikleri ve 15-16 Haziran İşçi Direnişlerini değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “15-16 Haziran direnişini bir yönüyle de demokratik Türkiye direnişi olarak görmek gerekir” dedi. Türkiye’deki işçi ve emekçilerin, Kürt halkı ve bütün demokrasi güçleriyle birleşerek demokrasi mücadelesinde ortaklaşmasının Türkiye’nin sorunlarının çözümünün anahtarı olduğunu dile getiren Karasu “böyle yaklaşıldığında emekçilerin, işçilerin ve memurların hakları görülür. Böyle yaklaşılmadığı takdirde, bırakalım işçilerin, emekçilerin haklarını elde etmek; devletin yedeği olmaktan, AKP iktidarının, faşist iktidarların yedeği olmaktan ve onların iktidarını sürdürmesine zemin olmaktan çıkılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişlerinin yıldönümünde sorularımızı yanıtladı.

15-16 Haziran işçi direnişleri Türkiye tarihi açısından ilk kapsamlı işçi eylemliliği olarak değerlendirilmekte. İşçiler haklarını savunmak için büyük bir direniş gösterdiler. 15-16 Haziran işçi direnişleri Türkiye direniş tarihi açısından sizce ne ifade etmektedir?

Öncelikle 15-16 Haziran İşçi Direnişlerini örgütleyenleri ve emek örenleri saygı ve minnetle anıyorum. 15 Haziran 1970’de işçi direnişleri yaşandığında ben de İstanbul’daydım. Kadıköy’deki işçi yürüyüşüne bir devrimci sempatizan olarak katıldım. O zaman Kadıköy’de, Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciydim. Kadıköy’deki işçi yürüyüşü çok coşkuluydu. İşçilerin o coşkusu insana büyük bir heyecan veriyordu. Devrimci duygunun ya da bir devrimin toplumda nasıl bir heyecan yaratacağını, insan işçilerin yürüyüşünde gözleriyle görebiliyordu. Bu çerçevede 15-16 Haziran İşçi Direnişleri, benim ilk devrimci eylemlerimden biri olarak tarihe geçmiştir. Zaten ilk devrimci eylemim ya da işçi sınıfıyla ilişkilenmem 1970 yılının Şubat ayında Maltepe’deki Singer dikiş işçilerinin greviyle gerçekleşti. Onların direnişlerini destekleyip sürekli yanlarına gitmiştim. 1970’lerde işçiler, gerçek anlamda Türkiye’de canlı bir dinamizmi oluşturuyorlardı.  Bunun tabi toplumsal etkenleri ve nedenleri de vardır. Türkiye’de, İstanbul’da işçilik yapanların çoğu hala toplumsallığın ölmediği Kürdistan coğrafyasından ve yahut Türkiye’deki diğer coğrafyalardan kaynaklanıyordu. Kapitalizm Türkiye’de yeni gelişiyordu. O açıdan da toplumsallığın dağıldığı, bireyciliğin hakim olduğu bir ülke değildi. Bundan kaynaklı işçilerin örgütlenmeye yatkınlığı vardı.

İKTİDAR 15-16 HAZİRAN’DAN KORKTU

Öte yandan 1968 gençlik hareketi ve Türkiye’de yarattığı etkiler, devrimci örgütlerin ortaya çıkıp işçileri örgütlemeleri, Türkiye’de işçi hareketinin devrimci bir karaktere bürünmesinde etkili olmuştur. Bu yönüyle 1970’deki işçi hareketi çok etkili oldu. Hatırlıyorum, 15-16 Haziran’da Anadolu yakasındakilerinin Avrupa yakasına geçmemeleri için vapurlar durdurulmuştu. İşçilerin birleşmemeleri için Unkapanı köprüsü de polisler tarafından tutulmuştu. Bu o dönemdeki iktidarın işçilerin bu coşkulu direnişlerinden ne düzeyde korktuğunu ortaya koymuştur.  15-16 Haziran İşçi Direnişleri esasında işçilerin haklarının kısıtlanması temelinde ortaya çıkmıştır. İşçilerin örgütlenmesine, ekonomik, demokratik haklarına çok büyük bir darbe vurulmak isteniyordu. Bunun nedeni de Türkiye’de kapitalizmin yeni gelişmesi ve patronların kapitalizmin gelişmesi için işçileri daha fazla sömürmek istemesidir. Türkiye’de yeni gelişen kapitalizm kendisini çok yoğun bir işçi sömürgesine dayanarak var etmeye çalışıyordu. Hükümet ve patronlar Türkiye’de yeni gelişen kapitalizmin ihtiyacına cevap olmak için işçilerin aleyhine yasalar çıkarmak istiyorlardı. Buna karşı işçiler muazzam bir direniş örneğinde bulundular. İstanbul’daki hemen hemen bütün işçiler direnişe geçtiler. Ankara asfaltında, Kadıköy’de ve İstanbul’un birçok yerinden işçiler yürüyüşe geçmişlerdi. Bir nevi halkın ve işçilerin yürüyüşe geçerek iktidarı ele geçirdiği devrim örneklerine benzer bir direniş ve mücadele süreciydi.  Bu açıdan Türkiye tarihinde çok önemli yeri olan bir direniştir.

15-16 HAZİRAN’DA İŞÇİLER GÜÇLERİNİN FARKINA VARDI

Bu direnişin önemli bir bölümünü de Kürtler oluşturmuştur.  Kürtler zaten bilindiği üzere bulundukları coğrafyaların hep emekçileri, işçileri olmuşlardır. 1970’in 15-16 Haziran’ında Kürt işçilerinin de önemli bir yerinin olduğunu söylemek mümkündür. Direniş bastırılmak istendi. Tarihe iki işçinin öldürüldüğü bir direniş olarak geçti. Mevcut iktidar bu direnişi çok büyük polis ve askeri tedbirleriyle önledi. Sadece polisler değil, jandarma ve askerle direniş alanına yığılmıştı. Ancak bu direniş sonuç almıştır. Önemli düzeyde amacına ulaşmıştır. Devlet hem yasalarda bazı geri adımlar attı, hem de işçilerin örgütlü gücü ortaya çıktı. Bu gücü devlet de, patronlar da gördü ve ona göre hareket etmeye başladı. İşçiler de kendi güçlerinin farkına vardılar. Daha sonraları Türkiye’de gelişecek olan diğer direnişlerde büyük bir moral-değer oldu.

İŞÇİ DİRENİŞLERİ KENDİNDEN SONRAKİ DİRENİŞLERİ DERİNLEŞTİRDİ

12 Mart faşist darbesi oldu ve devrimciler bastırıldı. Ancak 70’lerden sonra Türkiye’deki büyük devrimci gelişmelerin yaşanmasında 15-16 Haziran İşçi Direnişi ve işçi, emekçilerde yarattığı kendine güvenin önemli bir etkisi olmuştur.  Biz her zaman 1970’lerdeki devrimci hareketlerin temelinde Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin mücadelesinin ve o devrimci geleneğin önemli bir yeri olduğunu söylüyoruz. Bunun yanında 15-16 Haziran’da işçilerin sokaklara dökülerek kendi güçlerini ortaya koyup, devrimcilere büyük bir moral destek vermelerinin payı çok büyüktür. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. 15-16 Haziran İşçi Direnişleri hem devrimcilerin içinde yer aldığı bir harekete dönüşmüştür, hem de güçlü bir işçi hareketiyle aslında devrimci hareketlerin, sosyalist hareketlerin emekçi ve devrimci karakterini derinleştirmiştir.

15-16 HAZİRAN RUHUYLA MÜCADELEDE YER ALMALIYIZ

Bu anlamda 15-16 Haziran genel olarak Türkiye tarihinde, özelde emekçiler ve demokrasi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Çünkü aynı zamanda o dönemdeki oligarşik, kurumsal, faşist iktidara karşı bir demokrasi hareketi oluşmuştur. Emekçilerin Türkiye demokrasi mücadelesindeki etkili yerini de ortaya çıkarmıştır. Eğer ileride Türkiye demokratikleşirse, emekçilerin mücadelesinin, örgütlü gücünün bu demokratik mücadelede önemli bir payı olduğu görülecektir. Bu vesileyle 15-16 Haziran İşçi Direnişlerini bir daha büyük bir coşkuyla anıyoruz. Bu temelde de Türkiye işçi ve emekçilerinin her zaman 15-16 Haziran direnişçi, devrimci ve militan ruhla mücadele içerisinde yer almaları gerekiyor. O dönemdeki emekçi ve işçilerin güçlü bir örgütlülük ve direniş anlayışı vardı. Sadece işçi ücretlerinin yükseltilmesi değil, Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyen bir hareket söz konusuydu. Bu dönemde de yapılması gereken işçi mücadelelerine örnek teşkil eden bir karakterde olduğunu görmek gerekiyor.

15 yıllık faşist AKP iktidarı boyunca birçok işçi katliamı yaşandı. İşçiler maden ocaklarında toplu kıyımlardan geçirildi. Ne yazık ki bu katliamlara karşı örgütlü bir mücadele verilemedi. Sendikalar 1980 darbesinden bu yana rollerini pek oynayamadılar. Bundaki esas neden nedir? Sistem içi mücadele ve yahut sendikalar ne kadar işçileri haklarını kazanmaları hususunda birleştirici bir rol oynuyor?

12 EYLÜL’ÜN ESAS AMACI ÖRGÜTLÜLÜĞÜ TASFİYE ETMEKTİ

Kuşkusuz, 1971’deki askeri faşist darbesiyle, işçilerin ve 1970’lerdeki devrimci hareketlerin büyük mücadelesine bir müdahale yapılmıştır. Yine 1980’deki Kenan Evren liderliğindeki askeri darbe esas olarak devrimci hareketleri ve onları güç yapan örgütlülük anlayışını tasfiye etmek amacıyla iktidara gelmiştir. Çünkü şöyle bir gerçeklik vardı; Türkiye’de kapitalizm gelişme aşamasında büyük bir devrimci ve işçi hareketi geliştiği ve örgütlülüğü oluştuğu için kapitalizm istediği düzeyde sömürü ve baskı yapamıyordu. Dolayısıyla kendisini geliştiremiyordu. Bu durum da tabi Türkiye’nin ekonomik ve siyasi bir krizin içine girmesine neden oluyordu. İşte 12 Eylül askeri darbesi en başta devrimci örgütlülükleri, sendikal örgütlülükleri dağıtmak ve böylelikle devlete karşı gelişen, kapitalizme karşı mücadele veren bir örgütlülük ve zihniyet düzeyini kaldırmayı hedeflemiştir. Zaten 12 Eylül’le birlikte Özal ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı yapılmıştı. Özal’ın en temel görevi Türkiye’de gelişen kapitalizme uygun bir zihniyet yaratmaktı. Çünkü kapitalizm ancak bireyciliğin geliştiği, toplumsallığın dağıtıldığı ortamlarda gelişebilirdi. Ancak Türkiye ve Kürdistan’da hem toplumsallık hakimdi, hem de toplumsallığa dayalı örgütlenmeler güçlüydü. Sendikalar güçlüydü. Öğrenci, gençlik, kadın hareketleri, doktorlar, mühendisler, hepsi örgütlüydü.

ÖZAL İLK OLARAK BİREYCİ ZİHNİYETİ GELİŞTİRMEK İSTEDİ

Örgütlü güç ne demektir? Devlete, kapitalizme ve patrona karşı mücadele demektir. Bu da tabi ki devletin ve patronların rahatsız olması anlamına gelmektedir. Bu yönüyle 12 Eylül askeri rejimine en fazla da patronlar destek vermiştir. İşte Koç vardı o zamanlar, Sabancı, Eczacıbaşı, diğer burjuvalar vardı.  En çok bunlar 12 Eylül askeri darbesinin gelişmesinde teşvik edici bir rol oynamışlardır. Bu açıdan Özal geldiğinde ilk olarak bireyci zihniyeti geliştirmeye çalışmıştır. Köşeyi dönen, kendi çıkarını savunan makul insandır. O dönemle birlikte toplumsallık dışlanmış, bireycilik yükselen değer haline getirilmiştir. Bazen diyorlar ya, toplumculuk ‘Out’, bireycilik ‘İn’ olmuştur. Hatırlarım 1970’lerde hiç kimse, bana ne toplumdan ben kendi çıkarıma bakarım diyemezdi. Bunu diyenin yüzüne tükürülürdü. Bu nedenle sadece sosyalistler, sosyal demokratlar, İslamcılar değil, faşistler bile biz toplumcuyuz diyordu. Toplumculuk dışında bireyci değerleri savunmak toplumdan dışlanmayı ifade ediyordu. Özal dönemiyle birlikte toplumculuk dışlanan bir değer, bireycilikse yükselen bir değer haline getirildi. Bu Türkiye toplumu ve siyasal yaşamda ve örgütlülük de yeni durumlar ortaya çıkardı.

BİREYCİLİK EN FAZLA AKP İKTİDARI SÜRECİNDE GELİŞTİRİLDİ

12 Eylül en fazla da örgütlülüğü dağıttı. Örgütlülüğün düşmanlığını yaptı. Sendikacılığın, toplumculuğun düşmanlığı yapıldı. Böylelikle Türkiye’de sendikal örgütlenmenin gelişeceği toplumcu ortam yok edilerek bireyciliğin geliştiği ve yükselen bir değer haline getirildiği yeni bir zihniyet geliştirildi. Bu durum sendikaların, gençlerin, kadınların, devrimci ve sosyalistlerin örgütlenmesini zayıflatan bir zemin ortaya çıkardı. Bu aslında 12 Eylül’ün Türkiye toplumuna, devrimcilerine, sosyalistlere, işçi ve emekçilere, sendikalara verdiği en büyük zarardır. Şu anda etkilerini de güçlü bir biçimde hissettirmektedir. Hala sendikalar güçlü değilse, eskisi gibi toplum, gençler, kadınlar örgütlenmiyorsa, bunun nedeni; Türkiye toplumunda var olan bireyciliğin gelişmesidir. Özellikle Erdoğan süreciyle kapitalist modernite daha da kapsamlı bir biçimde geliştirildi. AKP ve Erdoğan’ın İslamcı söylemlerine bakmayın. İslamcılık toplumculuktur. Toplumcu değerlerin yüceltilmesidir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; ne 12 Eylül sürecinde, ne de 1990’lı yıllarda, toplumculuk bu düzeyde dağıtılamamıştır, bireycilik bu kadar geliştirilememiştir. Toplumculuğun en fazla dağıtılıp, bireyciliğin en yüce değer haline getirildiği dönem, AKP iktidarı dönemidir. Bu açıdan sendikalar da dağıtılmıştır. Örgütlülük toplumda tümden yok edilmiştir.

DAHA FAZLA SÖMÜRÜ İÇİN ÖRGÜTLÜLÜĞE DÜŞMANLAR

Bunun bir nedeni de AKP’ye dayalı gelişen yeni yetme bir burjuvazinin varlığıdır. İşte Kayseri, Konya ve Anadolu’nun belirli yerlerinde öne çıkan bir burjuvazi var. Bunlar Koçlardan, Sabancılardan ve Eczacıbaşılardan daha fazla işçileri ve emekçileri sömürme ihtiyacı duymaktadır. Yeni gelişmekte olduklarından, İslam maskeli patronlar ve iş sahipleri daha fazla sömürü yapmak için tabi ki örgütlülüğün dağılmasını, sendikacılığın dağılmasını istiyorlar. Karşılarında örgütlü ve direnen güç görmek istemiyorlar. Bu nedenle AKP iktidarı döneminde işçi ve sendika düşmanlığı daha fazla geliştirilmiştir. Neo liberalizm denilen olgu en fazla da Erdoğan döneminde, Türkiye’de geliştirilmiştir. İşçiler, emekçiler bu kadar baskılara, zulme rağmen belirttiğiniz gibi bu kadar ölümlere rağmen güçlü bir tepki ortaya koyamıyorlar. Çünkü Erdoğan örgütlülüğe saldırıyor. AKP iktidarı örgütlülüğe düşman. Bu toplumculuk düşmanlığı da demektir. Bu dönemde hem toplumculuğu kapitalizmin geliştirilmesi dağıtıyor, hem de neoliberalizmi geliştiren AKP iktidarı sendika, devrimci ve örgütlülük düşmanlığı yaparak, toplumun, işçilerin örgütlenmesini engelliyor.

TOPLUM ÖRGÜTLÜ HALE GETİRİLMELİ

Sol düşmanlığı bir yönüyle de örgütlülük düşmanlığı demektir. Sol ve sosyalizm toplumculuk demektir. Diğer örgütlenmelerse, adına isterse İslamcılık densin, ne derse densin mevcut rejime dayandıklarından, kapitalizmden beslendiklerinden, kesinlikle örgüt ve toplum düşmanlığıdır. Bu da işçileri güçsüz ve zayıf bırakmaktadır. Öyle bir şey ki, bir sendikada, iş kolunda görev yapmak veyahut da toplu sözleşmeye katılmak için yüksek oran korunmaktadır. Bu bakımdan devrimci sendikaların ortaya çıkması engellenmektedir. Bütün işçiler Türk- İş’e mahkum edilmektedir. Diğer yandan sendikaların örgütlülüğü zayıflatıldığından, sendikalar iktidara ve devlete karşı güçsüz hale getirildiklerinden, işçiler ve emekçiler ben niye sendikayı dayatayım diyor. Ne işim var, diyor. Böyle toplumdan, örgütlülükten, sendikalardan uzaklaşan bir işçi ve toplum gerçeği var. Bu çok önemli bir zaaftır. Bu sadece işçilerin zaafı değil, toplumun zaafıdır. Bunu gidereceklerse, devrimcilerdir, sosyalistlerdir, demokratlardır. Bu etkenler de çok örgütlü olmadıklarından, kapitalizmin saldırılarına karşı güçlü bir mücadele verememektedirler. Bu yönüyle esas olarak 12 Eylül’den bu yana toplumun ve örgütlülüğün dağıtılmasına yönelik zihniyete karşı sol ve demokratik güçlerin mücadele vermesi gerekiyor. Toplumun örgütlü hale getirilmesi gerekiyor. Toplum ve işçiler örgütlü olmadıkları müddetçe böyle saldırılara karşı etkili mücadelede bulunup sonuç almak mümkün değildir.

OHAL süreciyle birlikte binlerce işçi ve emekçi işlerinden ihraç edildiler. Meşru olmayan anayasa değişikliğinde kıdem tazminatının kaldırılması söz konusu. Yine işçiler emekleriyle sermayeye peşkeş edilmekte. Buna rağmen referanduma evet diyenlerin çoğunu da işçiler oluşturuyor. Burada sizce nasıl bir çelişki varlık buluyor?

CHP KÜRT DÜŞMANLIĞINDAN KAYNAKLI OLARAK EMEKÇİLERDEN UZAKLAŞTI

Bunun tabi AKP iktidarı ile bağı var. Türkiye’de sosyal demokrat olarak kendisini tanımlayan CHP ile de bağı var. Gerçekten AKP iktidarı döneminin son yıllarında işçiler ve emekçiler AKP’yi desteklediler. Eskiden, 1970’lerde sosyal demokrat olduğunu söyleyen Ecevit’in CHP’sinin en fazla oy aldığı yerler son 14-15 yıldır neredeyse AKP’nin en fazla oy aldığı yerler haline geldi. Yani işçilerin önemli bir bölümü yüzlerini AKP’ye döndüler. AKP’nin iktidara gelişi de zaten solun güçsüzlüğünden kaynaklandı. Evet, sol doğru bir politika izleseydi, demokrasiye sahip çıksaydı, sol gerçekten Türkiye’nin demokrasi ve emek sorunlarına ilgi duysaydı AKP bu düzeyde işçileri ve toplumu etkileyemezdi. Özellikle de Baykal liderliğindeki CHP, Kürt düşmanlığı ve karşıtlığı nedeniyle devletin Kürtlere karşı verdiği savaş sürecinde toplumdan değil devletten yana yer alarak sürekli devletçi bir politika izleyerek, emekçilerden ve toplumdan uzaklaşmıştır. AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan aslında AKP’nin gücü değildir. AKP’nin dayandığı güçler Türkiye’de demokrasi mücadelesi vermemişlerdir. İslamcıların çok güçlü bir demokrasi mücadelesi verdiği söylenemez. Kuşkusuz eski devlet anlayışından zarar görmüşlerdir. İslami kesimler basit görülmüşlerdir ama güçlü bir demokrasi mücadelesi içerisinde yer alamamışlardır. Türkiye Cumhuriyet tarihinde sosyalistler, Kürtler ve İslamcılar dışlanmıştır. Ancak devlete karşı en az mücadele veren kesim İslamcılar olmuştur. Esas olarak, Kürtler ve sosyalist güçler demokrasi mücadelesi vermişlerdir. Ama CHP gibi bir parti, devletin Kürt halkına karşı verdiği savaşta devletten yana yer alarak kraldan çok kralcı ve devletçi olarak toplumdan ve emekçilerden kopmuştur.

CHP YAPTIĞI MUHALEFETLE AKP’Yİ ZAYIFLATMIYOR

Bu yönüyle de Erdoğan, özellikle Önder Apo’nun yakalanmasından, uluslararası komplodan sonra, özelde yirmi yıllık baskı ortamının toplumda yarattığı demokrasi özlemini görüp bu hak ve adalet özlemini sömürerek; demokrasiden, haktan ve adaletten söz etmiş ve böylelikle oy alarak iktidara gelmiştir. Bu yönüyle, bu dönemde işçilerin, emekçilerin hala AKP’ye oy vermesi ve önemli bir kesimin AKP’den koparılamamasının nedeni aslında başta CHP olmak üzere, solun ve sosyalistlerin güçsüzlüğüdür. Hatta CHP’nin, AKP’ye yedeklenen, AKP’ye karşı etkili mücadele vermeyen bir muhalefet olmasıdır. Yani yaptığı muhalefetle Erdoğan’ı ve AKP’yi zayıflatmıyor, koltuk değneği oluyor. Onun iktidarını sürdürmesine yardımcı oluyor. 14 yıl iktidarda olan her hükümet, yıpranır, yıpratılır, iktidar gücünü kaybeder. Eğer AKP halen yıpranmamışsa, iktidardaysa ve farklı kesimler AKP’de yer alıyorsa bunun nedenini tabi ki CHP’nin politikaları ve yaklaşımlarında görmek gerekir. Öte yandan AKP toplumun bazı gerçeklerini görerek onların duygularını sömürüyor. Onların bir yönüyle de verili zihniyetine ve düşüncelerine sesleniyor. CHP bu konuda topluma seslenip, etkileyen bir politika yürütemiyor. Kürtleri etkileyemiyor. Kapitalizme karşı da etkili bir mücadele vermiyor.

DEMOKRASİ CEPHESİ KURULMADIĞI İÇİN AKP’YE KARŞI ETKİLİ MÜCADELE VERİLEMİYOR

Örneğin, Erdoğan Suriye’ye saldırıyor, buna karşı etkili bir mücadele vermiyor. En son Erdoğan Karaçox’a saldırdı. CHP ise, Erdoğan’ın politikalarının kuyrukçusu oldu. Bu yönüyle CHP’nin AKP’ye karşı etkili bir mücadele verememesi, emekçileri ve toplumu AKP’den kurtaracak politikalar yürütememesi, işçilerin referandumda veyahut da başka platformlarda bu tür politikalara yedeklenmesi durumunu ortaya çıkarıyor. Bu açıdan sorunu emekçilerde görmemek lazım. Sorun, sosyalistlerin, CHP’nin AKP iktidarına karşı mücadelede etkili olmamasıdır. Ortak hareket edemeyip, bir demokrasi cephesi kuramıyorlar. Demokrasi cephesi kuramadıkları için de AKP’nin karşısında zayıf kalıyorlar. Böylelikle, AKP’lilerin propagandası etkili oluyor. AKP sürekli basınıyla, televizyonuyla ve propagandasıyla toplumu kendi yanında tutmaya çalışıyor.

İŞÇİLER AKP İKTİDARINA TEPKİLİ

Kuşkusuz referandumda görüldü. AKP eskisi gibi bütün toplumu etrafında tutma gücünde değil. Bu yönüyle gerçekten bir gerileme var. Toplumun AKP iktidarına karşı tepkisi var. Bu yönüyle işçilerde de tepki gelişti. Dikkat edilirse işçilerin en yoğun olduğu yerler neresidir; İstanbul’dur, İzmir’dir, Ankara’dır, Çukurova’dır. Buralarda ne olmuştur? AKP gerilemiştir. Yani AKP’nin artık eskisi gibi işçileri, yoksulları, etrafında tuttuğu, onları demokrasi, hak ve adalet söylemleriyle yanına aldığı biçimindeki durum değişmektedir. Bu yönüyle eğer devrimci güçler iyi örgütlenirse, CHP’de bu mevcut AKP’nin yedeği olma tutumundan çıkarılırsa, işçilerin ve emekçilerin tarihsel geleneğine dayanarak daha etkili mücadele etmeleri mümkündür. Tabi ki sadece mücadele yetmez. Toplumcu zihniyetin, kapitalist moderniteye karşı ideolojik olarak toplumcu zihniyeti, yükselen değer haline getirmesi önemlidir. Bireyciliğin yükselen değer olduğu, toplumsallığın zayıfladığı bir yerde her zaman mücadele geliştirmek kolay olmaz. Bu yönüyle zihniyet mücadelesiyle ittifaklar yaratma ve bu temelde mücadele etme politikasının iç içe –birlikte- yürütülmesi gerekmektedir.

Sadece geçtiğimiz ay Mayıs ayında 146 işçi çalışma koşullarından kaynaklı katledildi. Bunların birçoğu ise kader/kaza olarak adlandırıldı. Dönemin koşullarını da göze alırsak, bunların önüne geçmenin yolu nedir? Nasıl bir perspektifte bulunuyorsunuz?

TÜRKİYE’DE HAK ELDE ETMEK DEMOKRASİ MÜCADELESİNDE GEÇER

Bir kere işçilerin, emekçilerin ve toplumun şöyle bir yanılgıdan kurtulması lazım; hiç kimsenin, ben ücretlerimi artıracağım diyerek, işten atıldım yeniden işe gireceğim diyerek mevcut durumu değiştirmesi mümkün değildir. Türkiye’de hak elde etmenin, baskıları ortadan kaldırmanın yolu Türkiye’yi demokratikleştirmektir. Bu açıdan işçiler ve emekçiler eğer gerçekten yaşadıkları sıkıntılardan, zorluklardan kurtulmak istiyorlarsa demokrasi mücadelesi içerisine aktif girmelidirler. Demokrasi mücadelesi dışında, işçi haklarını, ekonomik hakları iyileştirmek ve baskıları ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bu açıdan sadece işçi sınıfına dayalı, sınıf eksenli bir yaklaşım ortaya koymak da yetersizdir. Artık sadece işçi sınıfı değil, bütün toplum kapitalizm karşısında tehlike altındadır. İnsanlık ve doğa tehdit altındadır. Kapitalizm karşısında tehdit altında olmayan çok küçük bir zümre vardır. Bunun dışında bütün topluma karşı bir karşıtlık yani toplum düşmanlığı vardır. İnsanlık düşmanlığı vardır.

İŞÇİLERİN KÜRT HALKININ MÜCADELESİYLE BÜTÜNLEŞMESİ GEREKİYOR

Bu yönüyle emekçilerin sorunlarının çözümü diğer demokrasi güçleriyle beraber mücadele etmelerinden geçiyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle bütünleşmeleri gerekiyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle bütünleşmeyen emekçiler kesinlikle haklarını elde edemez, özgür ve demokratik yaşama kavuşamazlar. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye baskıya ihtiyaç duymaktadır. Kürt özgürlük hareketiyle mücadele etmek için Türkiye’de de baskı düzeni kurmak zorundadır. Bu da doğrudan işçileri, emekçileri, memurları yani bir bütün toplumu etkilemektedir. Bu yönüyle Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye’de emekçilerin, memurların ve bütün toplumsal kesimlerin ekonomik, toplumsal olarak haklarını elde etmesi, özgür ve demokratik yaşama kavuşmaları mümkün değildir. Bu yönüyle kuşkusuz işçilerin, emekçilerin örgütlenmesi önemlidir fakat artık günümüzün kapitalizmi 19- 20. yy’daki kapitalizm değildir. Eskiden sadece emekçileri sömürerek yükselirken şu anda tüm insanlığı ve toplumu bitirmektedir, tüketmektedir; insanlık dibe vurmuş noktadadır.

15-16 HAZİRAN DİRENİŞİ DEMOKRATİK TÜRKİYE DİRENİŞİ OLARAK GÖRÜLMELİ

Emekçiler ve işçiler mücadelelerini demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle, Kürtlerin ve Alevilerin mücadelesiyle; kadınların ve bütün ezilen etnik ve dinsel toplulukların mücadelesiyle bütünleştirmelidir. Bunun dışında sorunları çözme yolu yoktur. Bu yönüyle dar sınıf anlayışı, sadece işçilerin mücadelesine dayalı işçilerin ekonomik haklarının düzeleceğini sanmak yanılgıdır. Bu açıdan işçilerin ve emekçilerin, 15-16 Haziran geleneğini ortaya çıkarmak bakımından demokrasi güçleriyle birleşmesi önemlidir. Çünkü 15-16 Haziran, esas olarak faşist, baskıcı iktidara karşı demokrasi mücadelesiydi. 15-16 Haziran direnişini sadece bir hak elde etme mücadelesi olarak görmek de yanlıştır. Belki işçilerin haklarına yönelik saldırıya karşı ayağa kalkmışlardı; ama esas olarak Demirel’in, mevcut patronların, çıkarlarını koruyan iktidarına karşı demokratik Türkiye yürüyüşüydü. 15-16 Haziran direnişini bir yönüyle de demokratik Türkiye direnişi olarak görmek gerekir. Bu çerçevede, işçilerin ve emekçilerin Kürt halkıyla, bütün demokrasi güçleriyle birleşerek demokrasi mücadelesi vermesi Türkiye’nin bütün sorunlarının çözüm anahtarıdır. Böyle yaklaşıldığında doğru yaklaşılır. Böyle yaklaşıldığında emekçilerin, işçilerin ve memurların hakları görülür. Böyle yaklaşılmadığı takdirde, bırakalım işçilerin, emekçilerin haklarını elde etmek; devletin yedeği olmaktan, AKP iktidarının, faşist iktidarların yedeği olmaktan ve onların iktidarını sürdürmesine zemin olmaktan çıkılamaz.

ANF