Fırıldak – Canan Sümer

1974’ten sonra adanın kuzeyine yüz binlerce insan taşınırken Kıbrıslıtürkler de adadan ayrılmaya başladı.

Demografik yapının ciddi bir şekilde tahrifata uğramasına karşı çıkanlara “Gelen Türk, giden Türk” dediler ve Cenevre Konvansiyonuna aykırı olduğunu bile bile nüfus taşımaya devam ettiler.

TC sivil ve askeri bürokratlarının koordinasyonu ve yerli işbirlikçilerin desteği ile gelen Türklerin kalıcılığının sağlanıp yenilerinin gelmesi için gerekli şartları sağladılar.
Çünkü onlar, kurulan bu yağma düzeninin lokomotifti olacaklardı.Artan nüfusla Kıbrıstürküne dayatılanlar da arttı. Ada, yeni misafirleriyle (pardon sahipleri diyecektim) tanıştı.

Kocaman bayrakların ve yükselen minarelerin gölgesinde cirit atan kumarhane-kerhane- kara para baronları bizim için yeniydi. Bu bir barış harekâtı mıydı, işgal miydi, fetih miydi diye tartışıp durduk on yıllarca. Türk ordusunun Kıbrıs’ta işgalci olduğunu dile getirmemiz, Türkiyeli sosyal demokrat dostlarımızı bile gücendirdi.

Gerçi geldiğimiz noktada artık bunu tartışmak sanırım biraz anlamsız ve saçma…
Zaten yeryüzünde hangi işgalci başkasına ait toprakları silah zoruyla ele geçirip bu yaptığına işgal demiştir ki? Bildiğim kadarıyla hiç yok.

Soruyu bir de tersten soralım…
Yeryüzünde hangi ülkenin vatandaşı fethedilmekten yani işgal edilmekten ötürü memnuniyetini on yıllarca dile getirmiştir ki? Bildiğim kadarıyla dünyada benzerimiz pek fazla değil. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşında Fransa’yı işgal ettikten sonra Fransa’da kurdurduğu Vichy hükümeti de işgalcisi Almanya’nın kuklasıydı.
Almanların yanında savaşa katılmış, Yahudi avı başlatmış, ABD ve İngiltere Fransa topraklarına çıktığında ise kendi donanmalarını batırmışlardı. Halk arasında “işbirlikçi Vichy hükümeti” olarak geçen bu hükümet, faşizme ve güce tapınmanın ne kadar hastalıklı ve bulaşıcı olduğunun bir nevi ispatıdır. Ülkeleri ABD tarafından işgal edilirken sevinen Iraklıları hatırlamamak mümkün değil.

BBC’de yer alan habere göre; Iraklı Kadim Şerif Hasan el Jaburi, ailesinden çok sayıda kişinin Saddam rejimi tarafından idam edildiğini bu nedenle ABD’nin işgaline ilk başlarda çok sevindiğini ama şimdi çok pişman olduğunu şu sözlerle ifade etmişti. “ABD ordusu, Bağdat’a yaklaştığında balyoz alıp meydana indim. Daha sonra Saddam heykeline vurmaya başladım. Heykele asmaları için ABD askerlerine Irak bayrağı vermiştim ama şimdi elimde olsa o heykeli yeniden dikmek isterim. Saddam gitti ama onun yerine 100 tane Saddam var.”

Kurtarıcıdan kurtulmanın zor olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz.
Ve bana göre en kötüsü de kurtarıcımızın ellerine en değerli varlıklarımızı, çocuklarımızı emanet ediyoruz. Al diyoruz, istediğin gibi yoğur onları; bağnaz din anlayışın ve hastalıklı milliyetçiliğinle şekillendir. Ondan sonra da oturup kalkıp, din dersleri zorunlu mu olsun yoksa seçmeli mi diye tartışıyoruz. Yakın bir zamanda karma eğitimle ilgili sorular sorup tartışmaya başlarsak hiç şaşırmam doğrusu.

İnternette, “Sorularla İslamiyet” adlı bir site ve karma eğitimle ilgili olarak sorulan soru şu;
– Kız çocuklarının kız-erkek karışık eğitim veren bir okula gitmesi caiz mi? Şimdiki zamanda kız çocuklarının okula gönderen aileler, önceki zamanlarda kız çocuklarını diri diri gömen aileler kadar günahkâr oluyormuşlar, bu doğru mudur?
Bu soruyu kazıyınca altından devasa bir rejim sorunu çıkıyor…
“Türkiye’nin bir İslam devleti olması ve İslami kurallarla yönetilmesi” ülkede milyonların rüyalarını süslerken bir o kadarının da kâbusu haline gelmiş.
Biz mi?
Biz şimdilik güçlü kimse ondan yanayız.
Yani bildiğiniz Fırıldak!
Ne güzel demiş Uğur Mumcu; “Haklıdan yana değil de güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe döner, sonunda fırıldak olurlar”

17 Eylül 2018

Afrika Gazetesi