Ekonomik kriz kömür yakacak – Mühdan Sağlam

Ekonomik kriz kömür yakacak

Akademisyen Çelik: Ekonomik krizde “kömüre hücum”un artacağını söyleyebiliriz. Kurdaki tırmanma ithal bağımlılığın aşılması konusunda baskıyı artırıyor. Örneğin 2016’da dönemin Enerji Bakanı Berat Albayrak, milli enerji ve maden politikasını duyurduğunda kullanılan slogan “bağımsız enerji, güçlü Türkiye”. Bu slogan aslında çok şey anlatıyor. Bakanın kendi verdiği rakamlarla enerji ve borçların durumu ortadaydı. Şimdi buna bir de kur baskısı eklendi.

Türkiye’de son dönemlerde kömür politikaları ve özelleştirme sık sık gündeme geliyor. 2016 Enerji Strateji Belgesi’nde kömüre dönüşün sinyalleri güçlü biçimde verilmişti. Yeni Ekonomi Programı incelendiğinde de benzer biçimde yerli kaynakla enerji üretimine vurgu yapıldı. Türkiye’nin kömür politikalarındaki hedefini, istihdam cephesinde neler olduğunu ve sorunlu politikalardan kurtulmanın mümkün olup olmadığını kömür politikaları üzerine çalışmalarıyla bilinen akademisyen Coşku Çelik ile konuştuk.

Türkiye’nin kömür odaklı enerji politikası konuşulurken dünya kömürden uzaklaşıyor biz neden hücum ediyoruz sorusu akla geliyor. Gerçekten küresel ölçekte kömürden uzaklaşma var mı?

Tüm dünyada kömürden uzaklaşıldığı kömür yerine alternatif kaynaklara yönelindiği iddiası eksik bir iddia. Önce şunu söyleyelim 2016 verilerine göre dünyada kömür üretimi son 30 yılda iki katına çıktı. Üretim artışındaki esas gerekçe başta Çin olmak üzere Asya pazarında kömüre yönelik yoğun talep. Üretim de en fazla bu bölgede artıyor. Yani gelişmekte olan ülkelerde kömüre bir sırt çevirme olduğundan bahsetmek zor. Başta Çin olmak üzere bu bölgedeki ülkelerin büyüme oranlarıyla da bu durum ilişkili. Ancak gelişmiş ülkelerde kömür talebinde önemli bir azalma mevcut. Bu ekonomiler daha çok yenilenebilir kaynaklara ve doğal gaza yöneliyor.

Ancak Çin, Vietnam, Kolombiya gibi ülkelerde kömür üretiminde bir artış var. Latin Amerika’nın extractivist (yani doğal kaynak sömürüsüne dayanan) kalkınma modelinde kömürün önemli bir yeri var. Özetle gelişmekte olan ülkelerde kömüre kapıları kapatma gibi bir iddia doğru değil. Türkiye de bu ülkelerin yer aldığı dinamiğin bir parçası. Afrika’da da durum benzer. Dolayısıyla kömüre bir küresel sırt çevirme iddiası doğru değil.

‘KÖMÜRDE UYGULANAN İTHAL İKAMECİLİKTİR’

Bu gelişen ekonomiler, bağımlılığı azaltma, kendi öz kaynaklarıyla cari açığı düşürmek için mi kömür odaklı bir politika izliyor?

Latin Amerika’daki durumu dikkate aldığımızda pek öyle değil. Buradaki üretim örneğin doğrudan yabancı yatırımlarla yapılıyor. Türkiye’deki daha çok 1960’lardaki anlamından oldukça farklı olmakla beraber bir tür ithal ikamecilik. Ama bunu genel olarak şöyle ifade edebiliriz: Neoliberalizmin en önemli dinamiklerinden birisi özelleştirme ve yabancı doğrudan yatırımı çekme. Bu noktada bu ülkeler aslında neoliberalizmi dışlamayan bir mantıkla kendi kaynaklarını kullanıyor diyebiliriz.

Türkiye de benzer bir yoldan mı ilerliyor?

Türkiye ekonomisinin, özellikle 2001 sonrası belli dinamikleri 10’uncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndan itibaren öne çıkan “kömüre hücum” planını belirliyor. Öncelikle, 2001 sonrası ve 2010’larda artan bir biçimde büyüme performansının yanında bir cari açık var. Bu açığın büyük bir kısmı da enerjide dışa bağımlılıktan geliyor. Örneğin 2017’deki cari açığın yüzde 90’dan fazlası ithal enerji kaleminden kaynaklanıyordu.

Büyüme ile enerji talebinin arasında bir ilişki var yani?

Evet, 2000’lerden günümüze elektrik talebinde yüzde 70’ten fazla bir artış var. Bu talebin artışında izlenen politikalar çok etkili. Örneğin AVM sayısındaki artışla elektrik talebi arasında bir ilişki var. İşte bu talebin çok büyük bir kısmı ithalattan karşılanıyor. Elektrik üretiminde kömürün payı yüzde 33. Ancak bu veri 2017’ye ait. Burada şuna dikkat çekmek lazım 2000’ler ve 2010’lar arasında farklar var. Kömür açısından 2000’lerde kömürün elektrik üretimindeki payı yüzde 28’lerde. 2005’te rödovans yaygınlaşıyor. Soma gibi büyük sahalar rödovansla ihale ediliyor. Mesela 2005’ten önce 2001-2005 arasında elektrik üretiminde kömürün payı yüzde 22 dolaylarında.

Kömür daha düşükse hangi kaynaktan elektrik üretiliyor bu dönemlerde?

Doğal gaz. Bu dönemde doğal gaz elektrik üretiminde aslan payına sahipti. Türkiye doğal gazının yüzde 98’ini ithal ediyor. 2010’dan önce doğal gazın elektrikteki payı yüzde 50’nin üstünde. Şu anda yüzde 32 civarında.

‘KÖMÜRE SADECE CARİ AÇIK ÜSTÜNDEN BAKMAK EKSİKLİK OLUR’

Ama cari açıkta bu karşılık bulmuyor? Neden?

Kömüre yalnızca cari açığı kapatma üzerinden bakmak eksik olur. Kömürün bunun dışında iki çok önemli anlamı var. Burada AKP’nin uyguladığı neoliberal otoriter popülizm etkili. Aslında 2000’lerdeki büyüme istihdamsız büyüme. İstihdam oranlarıyla büyüme arasında doğrudan bir eşleşme yok. Bu nedenle emek yoğun bir sektör olduğu için kömürün istihdam açısından bir anlamı oluyor. Bunu hükümetin ve bakanların söylemlerinde sık sık duyuyoruz. Bu noktada kömür neden önemli bir istihdam kaynağı olarak görülüyor diye bakarsak karşımıza başka önemli bir tablo çıkıyor.

2000’ler aynı zamanda kırda küçük üreticinin yoksullaşma, mülksüzleşme ve işçileşme sürecine girdiği bir dönem. Sözleşmeli tarıma geçme vs. gibi durumlar da olabiliyor ama küçük üreticinin tarımsal üretimi sürdürebilme kapasitesi sınırlı. Örneğin Soma’daki tütün üreticiliğine bakınca görülebilir bu. 2005 sonrası çoğu maden işçiliğine başlamıştır. Bu dönem kırda tarım dışı yatırımların önem kazandığı bir dönem. “Kırda istihdam yaratma” amacı bu yatırımları meşrulaştırıyor. Aslında bu AKP’nin neoliberal otoriter popülizmin kırdaki yansıması. Halbuki yoksullaştıran ve ücretli çalışmaya mecbur bırakan da bu dönemin politikaları.

‘KÖMÜR İLE İSTİHDAM YARATTIK DİYENLER TARIM POLİTİKALARIYLA İSTİHDAMI YOK EDENLER’

Yani ne oluyor kırda?

Tarımın çözüldüğü bir dönem zaten. Stratejik yatırım seçimi yapılıyor ve genel olarak enerji, özel olarak kömür stratejik olarak görülüyor. Örneğin Yırca’da protestolar başladığında dönemin Enerji Bakanı “Kesilecek 100-200 zeytin ağacı ama Türkiye’nin gelişmesine engel olmamalı. Kömür neredeyse yatırım orada olur” demişti.

İşte burada iktidarın kömürü tarımdan daha öncelikli bir sektör olarak gördüğü anlaşılıyor. Ayrıca, madenlerde biz istihdam yaratıyoruz deniyor. Buranın insanı yoksuldu, işsizdi şu kadar istihdam yarattık. Oysa o insanların, mülksüzleşmesine o istihdama mecbur kalmasına neden olan tarım politikalarını uygulayanlar söylüyor bunu. İşe yarıyor mu derseniz, maalesef yarıyor.

Yerli ve yabancı yatırımcı için kömür madenleri neden cazip? Yabancı ortaklığının olduğu bir maden işletmesi var mı?

Türkiye’de kömür politikası burada önemli. Örneğin Türkiye’de yabancı yatırım çekilme süreci başladı denebilir. Örneğin Kınık’ta bir maden işletmesinin ortağı Çinli bir firma. Rödövans ve hizmet alımı yapılıyor. Özelleştirme yapılıyor, ancak bazı bölgelerde bir devlet madenciliği geçmişinden bahsetmek zor. Esas değişen, rödovans ve hizmet alım sözleşmeleriyle devlet yatırımcıya alım garantisi veriyor. Özellikle yeraltı kömür madenciliği maliyetli olduğu için yatırımcıya teşvik veriliyor. Örneğin 2015 raporları incelendiğinde Türkiye’de kömür için teşvikin 730 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Ancak bu ölçülebilir teşvik. Bir de ölçülemeyenler var. Ölçülemeyenlerin başında aslında rödovans sisteminin kendisi bir teşvik. Rödovans anlaşmalarında asgari bir üretim oranı belirlenir. Ancak şirketler belirlenen asgari miktarın çok üzerinde üretim yapıyor. Ancak ne TKİ ne de MİGEM, hiçbir biçimde bu üretimin nasıl bu şekilde arttırıldığını sormuyor. Buradaki cevap Soma’da da gördüğümüz üzere emek sömürüsüne dayanıyor. Yani firmalar bu kadar üretimi, üretim zorlamasıyla yapıyor.

Firma anlaşmadaki oranın çok üzerinden üretim yaptığında devlet yine alıyor mu bu kömürü?

Evet alıyor. Ne kadar üretirse alıyor. Sadece asgari üretim miktarı belirtiliyor sözleşmelerde. Üstüne çıkması sorun teşkil etmiyor. Bu da alanı cazip kılıyor hele ki denetimlerin çok az yapıldığı dikkate alındığında. 2014’te Soma’da yaşanan katliam bunu ortaya koydu.

‘SOMA YATIRIMCI VE HÜKÜMET İÇİN SİYASİ BİR DAVAYDI’

Soma’da yaşananlardan sonra önlemler alındı mı?

Sahadaki gözlemlerde işçiler “iş güvenliği bizim bağlı olduğumuz firmada iyi” diyor. Ama neler iyileşti dediğinizde net bir yanıt alınamıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği için yeni yatırımlar yapılmadığı anlaşılıyor ama. İşçi yanlış bir çivi çakarsam yevmiyemden kesilir diyor mesela. Bu önem ve iyileştirme değil, yeni bir baskı ve disiplin mekanizması aslında.

Aslında kömür şu anda yatırımcının da hükümetin de bırakmak istemediği stratejik bir sektör olarak görülüyor ve Soma katliamı onlar açısından aşılması gereken bir engele dönüştü. Ancak dava sonucunda gördük ki aslında bu yatırımcı ve hükümet için siyasi bir davaydı, çünkü tüm sektörün geleceğini belirleyecekti. O nedenle çok büyük cezalar çıkamazdı, çünkü bu, sektörde çok ciddi yapısal değişiklikleri getirecekti. Bunun da önemli ayağı istihdam. Bunu göze alamadılar.

Soma sonrasında meydana gelen maden faciaları ve kazalarında bakanlığın yaptığı bir açıklama oluyor. Firmanın ruhsatı yok. Maden çıkarmayı ruhsatsız yapmak bu kadar kolay mı?

Maalesef kolay olduğu anlaşılıyor. Şimdi çok can yakıcı bir durum var Soma katliamından sonra bazı maden işçilerinin Soma’ya akın ettiklerini görüyoruz. Soma maden şirketleri açısından olduğu kadar maden işçileri için de cazip bir havza. Burada işçilerin sigortaları oluyor, kaçak değiller, büyük firmalar var. Örneğin Zonguldak’tan gelen işçiler son dönemde, devletin işlettiği dönem değil, küçük işletmelerde kuralsızlığın dayanılmaz boyuta geldiğini aktarıyor. Kütahya için de durum benzer. Yani işçiler zaten bir işyerinde olması gereken koşulların altında olan şartlar için bile Soma’ya geliyor, çünkü önceki yerlerinde kuralsızlık çok yüksek.

Oysa firmalar Soma davasında olduğu gibi sürekli istihdam yarattıklarını söylüyorlar.

Önce insanların tarım yapma olanakları sınırlandırılıyor. Hatta yapamaz hale getiriliyor. Sonra oluşan kitlesel işsizlik karşında madenlerde can güvenliklerinin olmadığı şekilde çalıştırılıyorlar. Bir de bu tarım politikası başta olmak üzere kırda istihdamı ortadan kaldıran genel politikalar işin olduğu yere doğru bir akın başlatıyor. Çünkü yerlinin biraz daha alanı var. Nedir işte iyi kötü bir toprağının olması ya da çok borcunun olmaması.

.

‘ŞİRKETLER EN ÇOK BORCU OLANI MADENE İNDİRİYOR’

Borç durumu insanların iş tercihinde madene inmesine etki ediyor yani?

Evet, hatta en etkili faktörlerin başında. Dava tutanaklarında da, sahada yaptığımız görüşmelerde de iş verenlerin borçluları tercih ettiklerini görüyoruz. Örneğin ağır borç yükü olan, dışarıdan gelen, ev taksitini ödemek zorunda olanlar madenlerde çalışmak zorunda kalıyor. Yerli küçük olanakla da olsa tarıma devam edebiliyor ama başka illerden gelenin böyle bir imkanı yok.

Madenler erkek emek yoğun bir sektör. Ama tarımda az olsa kadın var dediniz. Tarımda kadınlar mı çalışıyor?

Evet, aslında bu tarımın feminizasyonu ve kadının emeğinin aşırı sömürüsü bir nevi. Soma’da böyle oldu. Erkekler madenlerde çalışmaya başlarken, önceden ailece yapılan tarla, bahçe işlerinin tamamı kadınların sırtında şu anda.

Bir yandan başka şehirden gelene istihdam yaratılıyor, o bölgeden olana ne oluyor?

Örneğin küçük bir tarım yapma olanağı olan Kınıklı işçilerin tercih edilmediği görülüyor. Ne oluyor? Bir yandan da kitlesel işsizlik. İşten çıkarılanların bir kısmı oradan alacağı gelire güvenerek kredi çekmiş, borçlanmış kişiler. Burada da önemli bir çelişkiyi görmüş oluyoruz.

‘SOMA HALKI AKP’YE OY VERDİ’ DEYİP SUÇLAMAK UZAKTAN BİR SUÇLAMA 

Soma katliamı sonrasında medyada kendisine muhalif diyen bir kesim, “Soma halkı zaten AKP’ye veriyordu. Oy verirlerse böyle olur” şeklinde bence yanlış ifadeler kullandı. Gerçekten maden işçileri Soma’da iktidarı mı destekliyor ve neden?

Bence bu uzaktan yapılan, yersiz bir suçlama. Örneğin yerelden bir örnekle durumu anlatalım. “İşsizsiniz. Neden işsizsiniz, çünkü CHP burayla çok uğraşıyor, kapalı olan ocağı açamıyoruz. Bu yüzden işsizsiniz”den tutun da buradaki ocakların çalışmaya devam etmesi için insanların bir kısmının tek çarenin AKP’nin iktidar kalması olduğunu düşünmesi… Burada muhalif sendikal hareketlerin çok iyi olmadığını da görmek lazım. İnsanlar birilerine güvenmek istiyor. AKP ise bu konuda daha kolay görünüyor. Tabii oy vermeye zorlanma durumu da var, ama bu sanıldığı kadar etkili değil. Alternatif yaratılamıyor ve insanlar AKP’ye güveniyor.

‘ŞİRKETLERE BU KADAR AZ İŞÇİYLE BU YÜKSEK ÜRETİM NASIL YAPILDI DİYE SORULMUYOR’

Enerji Bakanı Fatih Dönmez, yedi sahanın özelleştirmesine dönük açıklamasında 15 bin kişinin istihdam edileceğini söyledi. Bu saha başına ortalama 2 bin 150 işçi demek. Anlaşmalarsa asgari üretimi dikkate alıyor. Peki bir firma aynı işçi sayısıyla üretimi aşırı arttırdığında devlet bu kadar işçiyle bu üretim nasıl yapıldı diye sormuyor mu?

Hayır sormuyor. Devlet bunu sorgulamıyor. Firma isterse asgarinin üç katı üretim yapsın, devlet alımı yapıyor ve sen bunu bu kadar elemanla nasıl üretin demiyor.

Türkiye ekonomisindeki kriz ve özel sektörlerin borçları dikkate alındığında yabancı yatırım çekilmeye çalışılır mı?

Halihazırda hangi şirketin borcu ne kadar, bu konuda ne kadar şeffaflar bilmiyoruz. Özellikle kömür sektöründe bu daha da zorlaşıyor. Yabancı yatırım çekilebilir mi çekilebilir elbet.

‘EKONOMİK KRİZLE BERABER KÖMÜR ÜRETİMİ VE ÖZELLEŞTİRME ARTACAK’

Yabancı yatırım konusundan emin olamasak da ekonomik kriz koşullarında kömür üretiminde bir değişiklik olur mu sizce?

Yayınlanan çalışmalara baktığımızda “kömüre hücum”un artacağını söyleyebiliriz. Kurdaki tırmanma ithal bağımlılığın aşılması konusunda baskıyı artırıyor. Örneğin 2016’da dönemin Enerji Bakanı Berat Albayrak, milli enerji ve maden politikasını duyurduğunda kullanılan slogan “bağımsız enerji, güçlü Türkiye”. Bu slogan aslında çok şey anlatıyor. Bakanın kendi verdiği rakamlarla enerji ve borçların durumu ortadaydı. Şimdi buna bir de kur baskısı eklendi. Bakan’ın verdiği rakamlara bakarsak Türkiye’nin son yıldaki enerji ithalatı maliyeti, 44 milyar dolar. Buna ek olarak 10.6 milyar dolar maden ithalatı. Toplamda 55 milyar doları bulan bu rakam cari açıkta da önemli bir paya sahip. Bu çerçevede Türkiye’nin kömüre hücumu denen politikanın daha da hızlanacağını göreceğiz. Bu son yedi sahanın özelleştirilmesi bunu gösteriyor ki devamının geleceğine dönük güçlü sinyaller var.

Kömür politikalarına dönük bir söz söylendiğinde “Ne yapalım dışarıya bağımlı mı kalalım, Türkiye’nin kendi kaynaklarıyla büyümesini istemiyor musunuz” veryansını ile karşı karşıya kalınıyor. Ne yapmak lazım bu konuda?

Öncelikle kömür konusunda sadece iktidar değil, muhalif olarak tanımlanan bazı kuruluşlar ve dernekler de kömür üretimini destekliyor. Ben şahsen kömürün üretilmemesi ve yer altında kalması gereken bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Bu bir yana peki ne yapılabilir? Sosyal bilimler ile teknik/doğa bilimlerini yan yana getirecek ortak bir planın hazırlanması gerekiyor. Bir mühendis inşa edilen bir RES’in kaç kuşun ölümüne sebep olacağını bilemeyebilir, ancak bir biyolog bilir. Benzer biçimde bir santralin toplum üstündeki etkisini anlamak için sosyal bilimlere dönmemiz gerekiyor. İnter-disiplinler bir perspektifle yaklaşmak gerekiyor.

Coşku Çelik Kimdir?

Lisans eğitimini ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde tamamlayan Coşku Çelik, aynı bölümde doktora çalışmalarını sürdürmekte ve araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Kömür politikalarını odağa alan çalışmalarıyla bilinen Çelik, Soma başta olmak üzere kömür madenlerinin bulunduğu bölgelerde saha çalışmaları yapmıştır. Çelik’in kendi alanında pek çok yayını mevcuttur.