Devlet ve çeteleşme – Deniz Adalı (Kaldıraç 194)

Demokrasi, günümüz dünyasında, kapitalist sistemin giderek daha az başvurduğu, özellikle SSCB çözüldükten ve dünyada “komünizm bu kış gelir mi” korkusu biraz olsun azaldıktan sonra daha az başvurdukları bir kavram hâline geldi. Yani, egemenler, uluslararası tekeller, eskisi kadar “ince” olmaya gerek duymuyorlar.
Ama öte yandan, ne zaman bir saldırganlık devreye sokulacaksa, ne zaman haklar tırpanlanacaksa, kutsal bir dua gibi “demokrasi” kelimesi ağızlarda dolaşmaya başlıyor.
Son yıllarda bizde, ülkemizde “demokrasi” kelimesi, devletin elitlerinin her katliamına, her cinayetine, her dolandırıcılıklarına, her hak ihlallerinde, her savaş çığırtkanlıklarında daha sık başvurdukları bir kelimedir.
“Ulusal çıkar”, “milli birlik ve beraberlik”, “vatan- millet” ve “demokrasi” sözcükleri ne kadar çoğalıyor ise, egemenler, tekeller, burjuvalar, daha büyük saldırganlık peşinde demektirler. Ne zaman ülkeyi satıyorlar ve buna karşı çıkan bir mücadele gelişiyor, o zaman “ulusal çıkar”, “vatan-millet” devreye giriyor. OHAL uygulamaları ile grevleri erteleyebildiklerini sevinçle, gururla açıklayan Baş-Çoban, bunun için “vatan- millet” ve “ulusal çıkar” kavramlarına sarılıyor. Ne zaman Kürtlere karşı yeni savaş naraları atacaklar “ulusal birlik” naraları atıyorlar. Ne zaman hak-hukuk ayaklar altına alınacak, “demokrasi”den dem vuruyorlar.
Aslında, konu derinliği olan bir konudur.
1-
Devlet, sınıflarının varlığının sonucudur. Devlet varsa, demek ki çıkarları karşıt sınıflar var. Ve devlet varsa, demek ki, “sınıfsız, imtiyazsız” bir millet olma hâli geçerli değildir.
Devlet, sadece sınıfların varlığının itirafı değildir, aynı zamanda devlet, bu sınıflardan birinin, egemenliğinin de aracıdır. Yani, egemen sınıf, diğer sınıfları baskı altında tutmak için, devlet denilen örgütü, onun baskı ve ideolojik aygıtlarını vb. kullanır. Devletin kendisi, bir egemen sınıf adına (kapitalizmden söz ediyorsak, burjuva sınıf adına), diğer sınıfları baskı altında tutmak, yönetmek (kapitalizmden söz ediyorsak, işçi sınıfını baskı altında tutmak ve yönetmek) için vardır. Devlet, egemen sınıfın, söz konusu kapitalist toplum ise egemen burjuva sınıfın, en gelişmiş örgütüdür.
Her devlet, egemen sınıf için bir demokrasi, ezilen sınıflar için katıksız bir diktatörlüktür. Her devlet, yöneten sınıf için bir demokrasi, yönetilen sınıflar için ise katıksız bir diktatörlüktür.
Her devlet, azınlığın devletidir. Egemen sınıf, asla çoğunluk olmaz. Egemen sınıf, sömürdüğü, emeğini kontrol ettiği sınıfları baskı altında tutmak için, başka araçlar yetmediğinden dolayı, devlet denilen örgütü, çarkı, aracı yaratır. Köleci devlet, ilk devlettir ve köle sahiplerinin devletidir. Köle sahipleri, hiçbir zaman kölelerden kalabalık olmazlar. Feodal devlet, feodal beylerin devletidir ve köylüler ve serfler hiçbir zaman feodal beylerden az olmazlar, her zaman serf ve köylüler daha kalabalıktır. Kapitalist devlet, burjuvaların devletidir ve hiçbir zaman burjuvalar, kapitalistler, işçilerden çok olamazlar. Devlet, tam da bu nedenle, toplumun geniş kesimlerini bastırmak için vardır.
Komünizme geçene kadar, sosyalist aşamada devlet, proletarya diktatörlüğüdür. Buna “demokrasi” denmesinden gocunmayız. Ama bu devlet, gerçekte, işçi sınıfının, çoğunluğun, burjuvalar üzerindeki diktatörlüğüdür ve bu nedenle, uzun sürede sönmek zorundadır.
Aslında buraya kadarı, bize demokrasi denilen şeyin ne olduğunu gösteriyor.
2-
Devlet, nasıl ki, insan toplumunun gelişiminin bir aşamasında, sınıflı toplumun oluşumu aşamasında ortaya çıktı ise, bir gün de ortadan kalkacaktır. Ortadan kalkması için, önce sınıfların ortadan kalkması gereklidir.
Bu baş ve son arasında, devlet, her aşamada sürekli gelişir. Zoru kullanma aracı olarak devlet, tarih içinde sürekli gelişir. Bu olumsuz bir cümledir. Devletin gelişimi, aslında olumsuz bir şeyin gelişimidir. Bu anlamda, gelişmiş devlet, zoru daha organize biçimde kullanma olanaklarını elde etmiş devlettir. Demek oluyor ki, devlet, olumlu bir şey olarak ele alınmamalıdır. Devlet asla kutsal bir varlık değildir, tersine, egemen sınıflar, devleti, sanki toplumun ortak iradesi gibi göstererek biat kültürünü geliştirmek isterler. Devlet, toplumun sosyal sınıflara bölünmesinin itirafıdır ve olumlu olamaz. Olumlu olan şey, onu ortadan tümden kaldırmak olur, tüm yeryüzünden. TC egemenleri, Koç’lar, Sabancı’lar, Eczacıbaşı’lar, bugünlerde “İslamcı” yeni zenginlerimiz, Erdoğan’lar, Berat’lar, Bilal’ler o kadar korkmasınlar, sadece onların devletini ortadan kaldırmaktan söz etmiyoruz, kardeşlik ve özgürlük için, dünyadaki tüm devletleri ortadan kaldırmaktan söz ediyoruz.
Devlet, ilk andan başlayarak, sınıf savaşımı içinde, sürekli yetkinleşir (bir kere daha vurgulamak istiyoruz ki, bu yetkinleşme, bu gelişme, olumlu bir şey olarak görülmesin). Feodal devlet, köleci devlete göre çok daha gelişmiş bir zor ve baskı makinasıdır. Aynı şey kapitalist devlet için de geçerlidir.
Köleci devlet, ilk devlettir. Köle sahipleri için bir demokrasidir ve kölelerin sadece emeği önemlidir, diğer açıdan bir değerleri de yoktur. Pek çok toplumda, insan yerine dahi konmazlar.
Devlet, sınıf savaşımı içinde, içinden geçilen tarihte ve mekânda şekil alır. Bu nedenle, karakteri gereği aynı olan köleci devletler, aynı şekilde organize olmazlar. Mesela Atina’da köleci devlet, köle sahiplerinin doğrudan “demokrasi”si ile işlerdi. Demokrasi sözcüğü de bize köleci devletler döneminden kalan bir sözcüktür.
Atina tarzı köleci devlette “doğrudan demokrasi” vardı.
Oysa günümüz burjuva devletlerinde, demokrasi “temsilî”dir. Sadece parlamento ve milletvekilleri seçimi ile “halkın temsilcilerini seçmesi” görüntüsü nedeni ile değil. Gerçekte, günümüz burjuva demokrasilerinde (günümüz burjuva diktatörlükleri de desek aynı anlama gelir), halk, temsilcilerini seçmez. Tersine, seçilmiş temsilciler, halka bir oyunla sandık oyunu ile onaylatılır. Halk, bu seçimi yaptığını düşünür, ki bu yolla sonuçlara rıza gösterir. Oysa temsilî demokrasi denilmesinin nedeni, burjuvaların doğrudan, mesela kral gibi doğrudan yönetmemesi, onun yerine, burjuvaların, egemen sınıfın temsilcileri aracılığı ile yönetmesi nedeni iledir. Mesela kapitalist devlette, devlet çarkının içinde, çoğunlukla, yönetilmesi, kontrolü ve yönlendirilmesi kolay olan, çoğunlukla da burjuva sınıftan gelmeyen kadrolar vardır.
Düşünün bir kere, gümrüklerde rüşveti önlemek istiyorsunuz. Ve bunun için, Eczacıbaşı ailesinden bireyleri, gümrük müdürü, memuru vb. yaptınız. Kesinlikle rüşvet yemezler. Zira yeterince zengindirler ve buna ihtiyaçları da yoktur. Ama iş böyle yürümez. Bir zengin ailenin çocukları devlet planlamada, içişleri bakanlığında, orduda vb. çalışmazlar. Onların “temsilcileri” bu işi yaparlar. Bu arada elbette “devlet olanaklarını” kullanıp, zengin olurlar, adam kayırırlar, kadrolaşırlar vb. Temsilî sözü buraya dayanır.
Demek ki, kapitalist devlet, olumsuz anlamda, en gelişmiş devlettir. Burjuvazinin, işçi sınıfı ve emekçileri baskı altında tutmak için geliştirdiği mekanizma, en gelişmiş mekanizmadır.
Devlet, tüm tarihsel gelişimi boyunca, sınıf savaşımları içinde şekillenir. Buna uygun olarak, her devletin, kendine has bir geçmişi, tarihi oluşur. Osmanlı, anasız-babasız çocukların kapıkulu sistemi ile padişaha bağlandığı bir sistem kurmuştur. Bu sistemin, onun mirasçısı olan TC üzerinde etkileri olması gibi. ABD devleti, Kızılderili katliamlarını bir kenara bırakarak anlaşılamaz. TC devleti, yakın geçmişimizde ya da daha uzak geçmişimizdeki halk katliamlarını anlamadan anlaşılamaz.
Sadece Almanya ve İtalya değil, günümüzün hiçbir devleti faşizm deneyimi anlaşılmadan anlaşılamaz, kavranamaz.
3-
Günümüz burjuva devleti, faşizmi içermiş, içselleştirmiş bir devlettir. Bu her ülkede az ya da çok vardır. Bir devlette faşist devlet çarkının özellikleri daha farklı içselleştirilmiştir, diğerinde biraz daha farklı, ama hepsinde bu vardır.
Faşizm, gelişen dünya devrimine, bu devrimin bir meyvesi olarak tarihte proletaryanın iktidarı alması ile sonuçlanan Ekim Devrimi’ne karşı geliştirilen bir yanıt, bir karşı-devrimdir. Burjuva devlet, kendini yeniden, bu devrimci isyana karşı örgütlemiştir. Kontr-gerilla örgütlenmesi, kelime olarak bile bunun dışavurumudur. Ama iş bu kadarla sınırlı değildir.
Sadece, kriz dönemlerinde devletin tüm pis dişlilerini ortaya koyması durumunu düşünerek, faşizmin hortladığını söylemek, eksik kalır. Aslında, burjuva devletlerin en demokratik olanında bile, normal koşullarda bile, bu faşizmin dişlileri kadife örtünün altında gizlenmektedir.
Burjuva sınıf, karakteri gereği, başka bir sınıfın sömürülmesi olmadan ayakta duramaz. Bir dünya, bir devlet değil, burjuvalar, salt kendilerinden oluşan bir köy bile kuramazlar, yönetemezler. Onlara, tuvaletlerini temizleyecek, arabalarını sürecek, evlerini inşa edecek, yemeklerini hazırlayacak, servetlerinin kaynağı olacak, onlar adına üretecek bir insan grubu gereklidir. Bu aynı durum, sırası olmamış olsa da, işçi sınıfı için geçerli değildir, onun varlığı bir başka sınıfın köleliğine, sömürülmesine bağlı değildir.
Demek ki burjuvazi, istese de işçi sınıfından kurtulamaz. Bu nedenle, onlara gerekli olan, köleleşmiş, sindirilmiş, sadece çalışmaya odaklanmış, sinirleri ve duyguları alınmış bir sınıftır. Günümüz burjuva devletinin de varlık nedeni budur.
Başka türlü kapitalist sömürü devam ettirilemez.
Burjuva devlet, kapitalist düzenin devamı için, tüm burjuva sınıf adına iş gören bir makinadır.
Bu makinanın, olağanüstü dönemlerde faşizm olarak ortaya çıkması, olağan dönemlerde ise “demokrasi” hâline dönmesi söz konusu değildir. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır, yani diyalektiğe aykırıdır. Bir kere olağanüstü dönemde burjuva devlet, yeni bir örgütlenme geliştirmiş ise, bunu ortadan kaldırmaz, bunu sınıf savaşımının şiddetine göre kullanır. Sınıf savaşımı şiddetlendiğinde, hemen devreye girecek bazı yasalar bu nedenle vardır.
İşte biz, bu durumu anlatabilmek için, tekelci polis devleti diyoruz.
Tekelci polis devleti, bir yandan, burjuva sınıf içinde büyük tekellerin egemenliğinin sürekliliğini ifade ediyor, bir yandan da, devletin sınıf savaşımına göre toplumu kontrol etme mekanizmalarının sürekliliğini vurguluyor.
Günümüz burjuva devleti, siz buna burjuva demokrasisi de deseniz kabulümüzdür, faşizmi aratmayan bir devlettir. Öyle “demokrasi”nin geldiği ve halkların, işçi sınıfının, çalışanların haklarının ve yaşamlarının garanti altına alındığı bir dönem artık yoktur, bu ancak, devrimle mümkündür.
Faşizmin ortaya çıktığı dönemlerde, faşist tarzda henüz örgütlenmemiş olan burjuva devletlerin varlığını göstermek, onlara vurgu yapmak mümkün idi. Ama artık, günümüz burjuva devletlerinin tümü, faşizmi aratmayacak birer tekelci polis devletidirler.
Peki bugünkü devletler arasında farklılıklar yok mudur? Elbette vardır. Olmaması, bir maddeyi zaman ve mekân ile birlikte ele almayı öğütleyen diyalektik düşünceye terstir. Elbette farklılık vardır. Bu farklılığı, onların özgün tarihinde, bulundukları mekânda, sınıf savaşımının durumunda aramak gerekir. Bu nedenle, Marksizm, bize her zaman “somut durumun somut analizi”ni önerir.
4-
Mesela TC devletinin özgün karakterini nerede arayacağız? Elbette zaman ve mekânda. Her madde zaman ve mekân içinde vardır.
Bugün, 1915 soykırımını anlamadan (1915 bir simge olsun ve tarihteki tüm katliamları içersin. Dostlarımız bize, tüm katliamları sayarak, konumuzun çok dışına çıkmamamıza izni versin.) TC devletinin neden bu topraklardaki her halkı kendisi için bir tehdit, tehlike olarak gördüğünü anlamak mümkün değildir.
Mesela, 1917 Ekim Devrimi’ni anlamadan, bu ülkenin neden halklar hapishanesine çevrildiğini anlamak mümkün olmaz. Ekim Devrimi, hemen yakınımızda, büyük bir özgürleşme hareketine neden olurken, aynı zamanda Çarlığın halklar politikasını da yerle bir etmişti. Bunun beraberinde getirdiği halkların özgürleşmesi, burjuva uluslaşmanın ötesinde, birçok kişiye göre erken bir olanak da doğurmuştu. Ekim Devrimi yayılırken, onu durdurmak için, Osmanlı’nın bazı topraklarındaki işgalci güçler, silâhlarını bırakarak geri çekilmişlerdir. Bu, aslında Osmanlı’dan kalan toprakların, Ekim Devrimi’ne bir set, bir ileri karakol, bir duvar olarak örgütlenmesine ve bu topraklarda da Türk unsurunun öne çıkarılmasına karar veren emperyalist güçlerin ortak kararının uygulanması idi. Yoksa silâhlarını bırakıp geri çekilmelerine neden olacak bir “iştahsızlık” hastalığının değil.
TC devletinin en başından “sınıfsız imtiyazsız” bir toplum olarak kendini ilan etmesi, Ekim Devrimi ile iktidara gelen işçi sınıfının ve emekçilerin varlığının tanınmaması anlamındadır ki, burjuva aklı göstermektedir.
Mesela bugünkü devleti anlamak için, öncelikle Kürt halkının geliştirdiği devrimci mücadeleyi anlamak gereklidir.
Daha detaya inelim, bugün Erdoğan ve ekibini anlamak için, ABD’nin SSCB’yi boğmak üzere geliştirdiği, İslam’ı komünizme karşı kullanma projesini, yeşil kuşak projesini anlamak gereklidir. Bizzat 12 Eylül de bunun içinde olmak koşulu ile. Bugün, Erdoğan, camiden, medreseden, minberden, vaaz verilen kürsüden terörist çıkmaz, diye fetva veriyor. Oysa aynı anda kendisi IŞİD denilen, desteklediği, ama görünüşte ona karşı mücadele ettiği güce karşı savaş içindedir. Bu IŞİD, camisiz, vaazsız, medresesiz mi ortaya çıktı? Hikmetyar, Ladin, ve diğerleri ABD projelerinin ürünü değil midir? Terörist ilan edilen dünkü ortak Gülen, nereden geldi? Ve bizzat AK Parti, ABD’den bağımsız bir parti olarak mı doğdu? Kürtlerle görüşme masasının devrildiği anlarda, IŞİD ile görüşme masasının kurulması rastlantı mıdır? Gezi Direnişi’ne dinî motifler üstünden başlayan saldırılar, ardından aynı motifte patlayan bombalar alâkasız mıdır?
5-
Demek ki, konu devlet olunca, “demokrasi”, hatta Erdoğan’ın, bir zamanların TKP programından TKP dönekleri eli ile aldığı “ileri demokrasi” bize bir şey ifade etmiyor. Diktatörlük, hiç değilse açık ve dürüst bir kavram olur. Bu nedenle, demokrasi sözünün devlet eli ile bu denli kullanılması, halkın ikna edilmesi amacını gütmektedir. Hepsi budur.
İşçi sınıfının burada tartışacağı bir şey yoktur.
Devlet, tüm baskı araçları ile, TOMA’ları, copları, ordusu ve polisi ile, halka açıktan cephe açmıştır. Erdoğan, açıktan, bu durumu ifade etmektedir. En son, grev ertelemelerini OHAL sayesinde kolaylıkla yapabildiğini söylemiştir. Bunu büyük tekellere söylemektedir.
Devlet, hiçbir sese tahammül edemez noktadadır. Üniversite hocaları, en sıradan bir hakkı, yaşam hakkını, barışı, sadece bir bildiri ile bile savunduklarında, tüm hukuk ve yasalar ayaklar altına alınarak muamele görmektedirler.
Öğrenciler, hiçbir konuda konuşmasın istenmektedir.
İşçilerin ellerinden sendikaları alınmıştır ve tamamen örgütsüz olmaları istenmektedir.
İnsanlar, kameralarla, internet aracılığı ile, telefonlarla, sınır tanımaz, hukuk tanımaz bir biçimde izlenmektedirler.
Burjuvazinin kendi egemenliği, kendi diktatörlüğü için yaptığı yasalar, anayasa da dahil, açıktan çiğnenmekte ve tüm yargı bunun için, polis gücünün bir yan kurumu haline getirilmiştir.
Basın, tüm olarak, devletin emirleri ile hareket eder hâle gelmiştir. Değil direnişleri, değil çatışmaları haber olarak vermek, değil işçi eylemlerini konu yapmak, hava durumu raporlarını bile, İstanbul’un sel haberlerini bile aynı kaynaktan vermektedir.
Saray Rejimi, paralel bir bakanlar kurulu ile, her ayrıntıyı yönetmektedir.
Parlamento bitirilmiştir, siyasi burjuva partileri tabelaya döndürülmüştür.
İşte Saray Rejimi budur.
6-
TC devletini bugün, başlıca iki etken etkilemektedir.
Bunlardan biri, sınıf savaşımıdır. Sınıf savaşımı denildiğinde iki kuvveti özellikle saymak gerekir. Birinci kuvvet, Kürt devrimidir. Kürt halkının mücadelesi, bugün TC devletinin “özgün” gladio yapılanmasının sürükleyici öğelerinden biridir. Sınıf savaşımının ikinci kuvveti kendini Gezi Direnişi’nde ortaya koyan, Kürt hareketinde olduğunun tersine büyük bir örgütlülüğe dayanmayan halk hareketidir. Gezi, uzun dönemdir sadece Kürt direnişi ile uğraşan devletin kimyasını bozmuştur.
İkinci etken ise, emperyalist güçlerin dünyayı paylaşım savaşımının bölgemizdeki etkileridir. TC devleti bu savaşta, ABD cephesinin bir tetikçisi olarak devrededir.
Bu iki etken, birer doğrusal bağ ile devleti etkilemiyor, daha karmaşık, ama açıklanması zor olmayan süreçler içinde bu etkiyi görüyoruz. Bu nedenle de, her aşamada, her durumda, sürekli olarak durumu yeniden ve yeniden analiz etmek gerekiyor.
Türkiye, SSCB’ye karşı bir ileri karakol olarak NATO’nun kanatları altında kullanılmış, kullanılmaktadır. Batı’nın ortaklaşa sömürgesidir. Siyasal olarak (yani askeri, ordusu, polisi yargısı vb. ile) ABD’ye bağlı, ekonomik olarak ise daha çok Avrupa’ya bağlı bir sömürge olmuştur.
SSCB çözülünce, emperyalist güçler arasında var olan, ama komünizm korkusu ile arkaya atılan dünyanın yeniden paylaşımı savaşımı, yeniden öne çıkmaya başladı. TC devleti, bu savaşta askerî ve siyasal açıdan güçlü olan ABD yörüngesinde hareket etti. ABD, bu hareketin sürekliliğini sağlamak için, AK Parti ve Erdoğan projesini geliştirdi. 2000’li yıllarda, AB, ekonomik olarak güçlü olsa da, siyasal ve askerî açıdan doğrudan ABD’yi karşısına almaktan çok uzaktı. Bugün, durum biraz farklı olabilir. Diğer emperyalist güçler, ABD’ye ekonomik destekleri karşılığında siyasal kontrolü azaltmaya çalıştı. Bu nedenle de doğrudan ABD politikalarına karşı çıkmayı seçmediler. Japonya da aynı tutumu almıştır. Bu nedenle Erdoğan ve AK Parti, Batı’nın desteğini almakta zorluk çekmedi.
ABD, bu proje ile, TC devletini Ortadoğu planlarında tam bir tetikçi olarak devreye soktu. Ortaya çıkan WikiLeaks belgelerine göre, ABD elçiliği, bizzat projeyi yöneten konum aldı ve birçok bakan, doğrudan ABD elçiliğine bağlı çalıştı. Bu durum, TC tarihi açısından farklı bir duruma da işaret etmedi. Çünkü zaten NATO bağları nedeni ile Türkiye her zaman böyle yapagelmiştir.
Elbette SSCB’nin çözülmesi, TC devletinin bazı kadrolarında da yeni duruma “ayak uyduramama” hâli yarattı. ABD, bu kadroları temizleme sürecini devreye soktu.
Paylaşım savaşımının, açık bir cepheleşme ile gitmediğini, bugüne kadar gördük. Elbette eninde sonunda bu durum değişecek, cepheler netleşecektir. Ama bugüne kadar gelen bu durum, her gücün kendi tetikçilerini devreye sokması için bir zemin yaratma operasyonlarını bize gösterdi.
ABD, hazır diğer güçler askerî açıdan henüz zayıf iken, Afganistan, Irak işgallerini gerçekleştirdi. Ama her ikisinde de elde ettiklerinin yanında, istenilen sonuca gidemediği bugün açık. Libya operasyonu, bir başka adım oldu. Tüm bu operasyonlarda ABD mevziler kazanmaya çalışırken, eski Batılı ortaklarına da sus payları vermeyi ihmal etmedi.
Suriye savaşına girildiğinde, ABD, işin son derece kolay olacağını düşündü. Ne de olsa Libya operasyonunda kendisine karşılıksız destek veren TC devleti, Suriye’nin baş komşularından biri idi. Ve Türkiye, Erdoğan-Davutoğlu ikilisi olarak bu savaşa göbekleme dalmaya çok ama çok hevesli idi. Sabah yola çıkıp, öğlen Şam’da namaz kılmak, gerçekte, İslamî bir savaşçı ruhunu diriltmeye de yarayacaktı. Planlanan bu idi.
Ama olmadı.
ABD, Afganistan ve Irak’takinden daha büyük bir hüsrana uğradı. ABD içinde de, durumun böyle devam ettirilebilir olup olmadığı konusunda görüş farklılıklarına aşan bir çeteleşme ortaya çıkmaya başladı.
Tüm bu savaşlar boyunca aslında TC içinde de emperyalist güçler arasında, devleti yeniden organize ederken yer kapma savaşı sürdü, sürüyor.
Bu çeteleşme, TC devleti içinde, bu nedenle, katmerli olarak ortaya çıkıyor.
Bir yandan, Kürtlere karşı savaş politikasını Ergenekon ve eski devlet kadroları ile barışmak için devreye koyan Erdoğan, diğer yandan ABD’nin örgütlediği dünkü ortağı Gülen hareketini devletten temizlemek için yol aramaya başladı.
Erdoğan, baş efendi ABD’nin emirlerini yerine getirirken, içeride ranta dayalı büyük bir çark oluşturdu. ABD’nin yeni dizayn politikaları, bu rantı daha da artırmak için olanaklar sağladı. ABD’nin Suriye ve Ortadoğu politikaları bu rantı daha da büyüttü.
Bu rant ekonomisi, hem Erdoğan için riskleri artırdı, hem de ortaklar arasındaki bölüşüm sorununu büyüttü. Erdoğan’ın 17-25 Aralık ile ortaya çıkan görüntüler karşısında aldığı tutum, bunun en açık kanıtıdır. Erdoğan’ın dediğine göre 17-25 Aralık bir FETÖ operasyonudur. Bu durumda, ABD’nin bu operasyonun sonuna kadar gitmemesi için çalıştığı da açık demektir. Son dakikada, 12’ye 5 kala, Erdoğan, ABD tarafından kurtarılmışa benzemektedir. Bu tarihten başlayarak Erdoğan ve Ergenekon ilişkileri hızla gelişmeye başladı.
Darbe girişimi ya da tiyatrosu, Erdoğan’a büyük bir olanak verdi, adeta ‘allahın lütfu’ oldu ve Türkiye gerçek anlamı ile bir darbe sürecine girdi. OHAL ile tüm yetkileri eline alan Erdoğan, referandumda hayır çıktığını bildiği hâlde, “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyimi ile bugünkü tabloya ulaştı.
Aynı süreçlerde ABD, Suriye politikasını IŞİD üzerinden geliştirmeye başladı. IŞİD sahaya, kanla, korku filmlerinden çıkma baş kesmelerle girdi. IŞİD, yeri geldiğinde Avrupa’yı tehdit etmek için kullanıldı, yeri geldiğinde Suriye ve Irak sahasını yerle bir etmek için. Erdoğan, içinde yer aldığı, görev aldığı IŞİD sürecinin kendisini her sorundan bir anda kurtaracağı kanaatindeydi. IŞİD sayesinde Kürtlerden kurtulacak, katliamları IŞİD’in üzerine yıkacak, içerideki iktidar kavgasını kazanacak, Ortadoğu’da da topraklar ele geçirecekti. Ama öyle olmadı.
Tüm bu süreç, gerçekte tam bir çeteleşme sürecidir de. ABD’de çeteleşme şimdilik bizim konumuz dışındadır. Ama şu kadarını söylemek mümkün, bu çeteleşme ABD’de de vardır, dahası ABD bu çeteleşmeyi bizzat ihraç etmeye çalışmaktadır. Ukrayna’da çeteleşme açık olarak ortadadır. IŞİD çeteleşmesi açık olarak ortadadır.
TC devletinin içinde ise çeteleşme, son derece hızla yol almıştır.
Bir yandan, Batılı güçlerin kendi uzantılarını çeteleşme için kullanmaları, diğer yandan IŞİD çeteleşmesi ve TC devletinin IŞİD bağları, öte yandan Erdoğan’ın kendi geleceğinden korkuları ve nihayet, rant sistemi, TC devletindeki çeteleşmenin kaynağıdır.
İnşaat firmalarının, akıl almaz rant olanakları nedeni ile çeteleşmesi açık hâldedir. Bu durum, önümüzdeki dönem kendini daha fazla açığa vuracağa benzemektedir. Ülke ekonomisinin tüm canlandırma programları, inşaat sektörüne ve ranta bağlı hâle getirilmiştir. İçinde inşaatın olmadığı hiçbir alanda ekonomik gelişme sağlanamamaktadır. Bu rant ekonomisinin yarattığı fırsatlar ve riskler, birlikte çeteleşmeyi artırmaktadır. Bu inşaat mafyası, devletin içinde de örgütlü hâldedir. Birçok yerde, açıktan halkla karşı karşıya gelmekte ve doğrudan devlet güçlerini halkın üzerine sürmektedirler.
Ekonomik alanda çeteleşme bununla sınırlı değildir. Büyük çaplı uyuşturucu organizasyonları da bunun bir parçasıdır.
Basının kontrolü üzerine kurulu Saray politikası, basın içinde de çeteler yaratmış durumdadır. Bu çetelerin, uluslararası uzantıları olduğu da açıktır.
Enerji alanında çeteleşme, inşaat-enerji bağı içinde geliştirilmektedir.
Devlet içinde, Ergenekon, Gülen, Erdoğan çeteleşmesini her fırsatta gözlemek mümkün olmaktadır. Ama dahası, devlet içinde hemen her tarikatın çeteleşmesi söz konusudur. Hep söylendiği için, mesela Sağlık Bakanlığı kadrolarının Menzilcilere ait olduğu biliniyor. Mesela Milli Eğitim ile Bilal yönetimindeki Türgev’in, onca cinsel taciz skandalına rağmen yaptığı anlaşma bunun bir parçasıdır. Aile Bakanlığı ile Nakşi tarikatı arasındaki anlaşma bunun göstergesidir. Süleymancıların elde ettiği olanaklar ya da Süryani kiliselerinin diyanete devri bu işin parçasıdır. Diyanet işleri başkanlığı, bir çeteleşme yuvasıdır. Dinî tarikatlar, camiler içinde silâhlı çeteler oluşturmakta ve ranttan pay almaya koyulmuşlardır.
Saray, bu çeteleşmeyi bizzat bir kurtuluş yolu olarak görmektedir. Saray, bir yandan kucağına oturduğu Ergenekon’a güvenmemekte, bu nedenle SADAT tipi organizasyonlara yönelmekte, öte yandan, tarikatların kendisine bağlılığı karşılığında güç toplamalarına olanak tanımaktadır. Tüm bu yollarla kendini sağlama alma peşindedir.
7-
Şimdi, hangi demokrasiden söz edeceğiz? İleri demokrasi dedikleri şey, OHAL midir? Çetelerin yükselmesi midir? Devlet terörünün sınırsız yükselmesi midir?
Savaş yaygaralığı mıdır? Suriye savaşının içeride yarattığı Pakistanlaşma ileri demokrasi midir?
OHAL uygulamaları ile işçi ve emekçilerin, öğrencilerin en sıradan hak arama eylemlerinin yok edilmesi midir?
Eğitim sisteminin imam hatipler ve özel okullar arasında sıkıştırılarak, biat edecek bir insan tipinin İslamcı nesil olarak sunulması mıdır?
İleri demokrasi, Saray Rejimi, rantın üretilmesi, halkın soyulması ve rantın paylaşılması üzerine kurulmuştur.
İşçi ve emekçiler için, halklar için, ülkenin ezici çoğunluğu için bu katıksız bir diktatörlüktür. İşçi ve emekçiler için bu sınırsız bir sömürü rejimidir.
Ve bu Saray Rejimi’ne karşı mücadelenin başarısı, ancak ve ancak geliştirilen örgütlülüktedir. Halkların, işçi ve emekçilerin örgütlülüğü, örgütlü mücadelesi, bu karanlığı parçalamanın tek yoludur.
18.10.2017