Baban seni seviyor, kurban olduğum! – M.Önder Endeş (Gazete Karınca)

“Ya bizi böyle yakalarlarsa, kapının ardında sevişirken?
Ya bizi böyle gören olursa, koridorda sessizce öpüşürken?

‘Anamız, babamız yok!’ deriz.
‘Evimiz, yurdumuz yok!’ deriz.”

“Dolu Kadehi Ters Tut” diye tuhaf isimli bir müzik grubu söylüyor.

Acıyla doluyor insanın içi… Çocuklarımız diyorum, bizim çocuklarımız… İnsanın içi acıyor.

Ne ara buralara geldik biz?

Nasıl bir sıkışmışlığı anlatıyor bize bu çocuklar?

***

Bir arkadaşım geçen gün, “bizi de bozuyorlar” dedi.

Milyarlarca yıllık ömrü olan evrenin şu son yirmi yılı bula bula bizi mi buldu? Evet öyle. “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü” oyununun en son sahnesi vardır ya hani, izleyenler hiç unutmaz, başını dimdik tutar ve haykırır oyuncu: İtalya, dimdik ayaktadır! Çünkü gırtlağımıza kadar b*k içindeyiz!

***

Gırtlağımıza kadar! Her günün haberleri bir öncekini tekrarlıyor sanki: Kaçırılan çocuklar, tacizler, kravatla çıktıkları mahkemelerden memnun edilerek ayrılan pislikler, üç-beş yaş sınırına kadar inen istismar vakaları, ‘talebe yurtları’nın karanlık köşelerinin çaresizliği, engelliler, hatta hayvanlar… “Günün en iğrenç haberi” diye başlık atıyor internet sitelerinin paragöz editörleri; daha çok tıklansın diye yapıyorlar bunu ve evet işe de yarıyor; açıp bakıyoruz “dünkünden daha iğrenç ne olabilir” diye ve evet, dünkünden daha iğrenç bir şey olabiliyor. “Bundan daha kötüsü olmaz” demenin nasıl bir safdillik olduğunu öğreneli o kadar çok zaman oldu ki!

Efendim aslında bunlar hep vardı da şimdik görünür oldu; yok öyle değil o iş. Kanser için de yumurtlanır böyle laflar; eskiden de varmış da kayıtlara geçmezmiş, estek köstek… Olur canım! Kayıtlar yoksa belleğimiz de mi yok? Eskiden de her aileden beş-on vaka çıkardı da biz niye hatırlamıyoruz peki? Hep varsa, her zaman vardıysa, o kadar hormonu, o kadar kimyasalı, üstüne kül çökmüş kentleri, radyoaktivite saçan elli bin türlü zımbırtıyı, işsizliğin, yoksulluğun uykusuz gecelerini nereye oturtabiliriz son yirmi otuz yılda?

Hep vardıydı da bu iğrençlikler, toplumdaki çürüme ve deformasyonu nereye koyacağız peki? Elbette vardı, hep vardı, eyvallah, kadınların binlerce yıllık eziyetini görmezden filan nasıl görmezden gelebiliriz? Ensestin de, çocukların istismarının da dün başladığını söyleyen yok ama bu başka bir şey. Bu, nicel bir artış değil; bunun basbayağı nitel bir sıçrama olduğunu görmemek için insan kör olmalı.

Kötülük vardı elbette ama birazcık da olsa uzağımızdaydı; annemiz bize şuraya gitme, şununla oynama derdi, giderdik yine ama kulağımızda küpe olurdu o laflar, neyin nerede olduğunu bilirdik en azından. İçimize girdi şimdi, içimize! Aramıza daldı, otobüste yanımızda oturuyor, vapurda arkamızda soluğunu hissediyoruz. Daha da kötüsü, en yakınlarımızın hayatlarının nasıl da karanlık dehlizler barındırdığını zaman zaman ve teyakkuzdan geberiyoruz, paranoyadan kafayı sıyırıyoruz; “bizde olmaz, biz temiziz” diyemiyoruz göğsümüzü gere gere…

Bir de iyi kötü mahallenin güzel abileri vardı. Maçoydular, kabul, ama vardılar, ‘mahallenin kızına iş konulmaz’ kuralı vardı, köprü diplerinde şarap içip ağlayıp sızlayıp yine de ezik ezik evlere dağılmak vardı, ‘yüzgöz olmamak için’ oğlunun oturduğu kahvenin kapısından dönüp başka kahveye giden babalar vardı. Şimdi geriye dönüp beğenmeyebiliriz, yine olsunlar filan da demiyorum, aman evlerden uzak ama vardı bunlar işte o zamanlar. En önemlisi de iyisiyle kötüsüyle, çürüğüyle çarığıyla devrimciler vardı, çekinilen bir şey olarak dururlardı hayatın içinde; çok hataları olsa da onların varlığı, yaşamlarımızdaki boşlukların iyi kötü dolmasıydı işte. Ben kendi mahallemden biliyorum, iyi abilere takılıp etkin olduğumuz küçücük bir amatör futbol kulübünün kaç kişiyi uyuşturucudan, şundan bundan kurtardığını…

***

“Bizi de bozuyorlar” diyor arkadaşım.

Bir başka arkadaşım, geçen günlerde bir parkta otururken, torununu salıncaklara bindiren bir adamı on dakika izlediğini anlatıyor. Utanıyor anlatırken! Yaşlı bir adam ve çocuk… “Bir gözüm hep oradaydı” diyor, “yanlış bir şey görürsem müdahale edeyim diye bakıyordum.”

Karanlığa alışıyor gözlerimiz değil mi?

Alışıyor evet.

Bir başka arkadaşım, “Metroda gördüğüm bir kız çocuğunun başını okşamaktan korkuyorum yahu” diyor, “Annesi ne düşünür bilmiyorum ki?”

O ne ki, bir kamyon insan, bir çizgi filmdeki insan ve eşekten neler çıkarıyorlar paranoyayla?

Teyakkuz hep teyakkuz!

***

Kız babaları bilir ya hani; çocuk doğar, altını alır, bezini değiştirirsin. Sonradan görme babalar biraz da manyak olur. Bana elini yıka derlerdi de mesela, kızardım yani, o kadar! O ulvi, o muhteşem varlığın kakasının bizim gibi bakteri filan taşıyacağına aklım kesmezdi. İnanılmaz bir şeydir o, yaşamayan bilmez, dünyanın en büyük keyfidir, onunla tek bir parçaymışsın gibi düşünürsün kendini, banyo yaptırmanın eğlencesini kaçırmak istemezsin filan. Sonra bir gün, o trajik an gelir; ah mutlaka gelir! “Odamdan çıkar mısın baba” cümlesi yumruk gibi çarpar suratına adamın! Ama sonuçta, anlarsın. Yaşamın kaçınılmaz gerçeği filan dersin, büyümüş olması içine oturur biraz ama susarsın, katlanırsın. Arkadaşların “merak etme” diye teselli eder, “üç-beş yıl sonra yakalarsın yeniden.” Öyle de olur çoğu kez. Gerilimin azaldığı bir yere doğru uzanır gider yıllar.

Ama hepsi bu kadar mı artık? Elindeki telefondan bütün gün kırk tane ‘günün en iğrenç haberi’ okuyan ve muhtemelen arkadaşlarından (bazılarını sana anlatmadığı) bir sürü ‘aile-içi’ hikâye dinleyen çocuklardan söz ediyoruz, düşünsenize. Ne kadar acı verici bir şey bu.

Teyakkuz! Hep teyakkuz!

***

“Bizi de bozuyorlar” diyor arkadaşım.

“Oturma eğitimi” denilen şeyi ilk duyduğumda yaşamıştım ikinci trajedimi. Evet, öyle bir şey var bu ülkede; Allah belasını versin bin kez ama kızların nasıl oturması gerektiği üzerine bir ev dersi var ve işin en kötüsü, bu zorunlu bir ders de aynı zamanda.

Dahası geliyor sonra… Niye evden çıkarken çocuklarımızın yakasını paçasın düzeltiyoruz mesela? Niye kapının eşiğinde şu eski moda müdür muavinleri gibi çaktırmadan eteğinin boyuna bakıyoruz? Niye iki sokak ötedeki bir arkadaşına gitse beş dakikada bir telefonla taciz ediyoruz? Niye biriyle arkadaş olsa sosyal medyalarda hafiyecilik oynayarak ‘kimin nesidir kimin fesidir’ diye bakınıp duruyoruz?

Geçtim bizimkini; herhangi bir kızcağız binse otobüse, içimizden “keşke bu lanet ülkede böyle giyinmeseydin be kızım” diye dertleniyoruz da nerelerden geldik buraya hatırlıyor muyuz?

“Hemşin yaylalarına / Yattım uyuyamadım / Aradım sevduğumi / Daha dayanamadım” demiyor muyduk biz? “Kesme şekere benzer / yârim ağzunun içi” sözlerini ben mi uydurdum, yayla kadınları mı? “Gaydırıgubbak Cemile” kapı komşumuz değil miydi yahu? “Dam üstünde un elenmiş” de kime ne zararı olmuştu memlekette? “Şu Köyceğiz yolları / Kaldır Ayşem kolları / Bizim için yapılmış / Şu Muğla’nın damları”nın neresinden rahatsız olmuş da mesela Tolga Çandar, “damları” evirip çevirip “yolları” yapmış? Hepsini geçtim de “Hatça kızın pembe donu”nu ne ara becerdiniz de “mor fistan”a çevirdiniz durduk yerde?

Şimdi, akraba ziyaretlerinde Allah bilir nerelere sürdükleri dudaklarını esirgeyip de kafa tokuştururken kırk tane de hijyenik gerekçe uyduran bu adamlar ve kadınlar nerelerden geldiler? Seçimlerde gittiğimde evinde kaldığım Trabzonlu bir arkadaş, emekli öğretmen olan annesinin fotoğrafı önünde durup “Rahmetli annemle şu Trabzon sahilinden denize girerdik, şimdi olsa keserler adamı” diye iç geçirdiğinde nasıl hüzünlenmiştim. Geçtim onu, ben ergendim bir vakitler de Burdur’un Yeşilova ilçesinin Akçaköy’ünden gecenin bir saatinde Ortaköy’e sinema seyretmeye gittiydik, koca bir traktör dolusu kadın ve erkekle birlikte! Film yandı makiniste sövdük, gazoz içtik, sonra yine traktör kasası, sonra yine kadınlı erkekli! Ablam, yazlık sinemada yeğenciklerimin bezini değiştirirdi de kimse rahatsız olmazdı mesela; hanemizde bir düğün olsa biz kırk tane veledi bi yatağa atarlardı gece, kıkırdamaktan sabaha kadar uyuyamazdık. Geçtim onları, hepsini geçtim, emzirmek denilen şey, hangi coğrafyada olursa olsun, ne kutsal bir şeydi ve ne kadar aleniydi, hatırlayan var mı artık? Nereden çıktı şu ’emzirme’ odaları?

***

Karanlığa alışıyor gözlerimiz…

Bizi de bozuyorlar…

“Bakmak” diye bir şey var yahu! Bir de o var değil mi? Yok mu? Var! Binlerce yıldır var. Kadınlar, erkekler, insanlar birbirlerine bakıyorlar binlerce yıldır. Bakmadan nasıl göreceksin birader? Yanından geçer bakarsın, bitti! Şimdi nasıl bir tedirginliktir o öyle? Nereye kadarı taciz, nereye kadarı değil, nereden bileceğiz ki bugünün kirletilmiş dünyasında? Hiç ölçü kalmayınca, ne beyazı, cümle renkler kirlenince, en sağlamı nedir, akşama kadar pabuçlarının ucuna bakmak mıdır acaba? Boyun fıtığı oluyor kızcağızlarımız kimseyle göz göze gelmemek için!

Çocuklarımız var değil mi? Bir de onlar var. 15-16 yaşlarında bu çocuklar mesela, el ele yürürken akıllarına geldiğinde bir öpüşseler, sana ne, bana ne, kime ne? Hatta mesela oğlan niyet etse de, kız reddetse, ne deriz en çok: Çocuk şansını denemiş! Nereden sonrası ‘şansın’ zorlanmasıdır, sıkıntıdır, saplantıdır, bilemem; nereden sonrası ‘şansın’ zorlanmasıdır, sıkıntıdır, saplantıdır, bilemem; kestirmesi zor ama temizdir bütün bunlar, temiz! Kalpler kırılır filan işte, ergen kaprisleri, su akar yatağını bulur; bulmazsa da bulmaz. İyi bir yoldan giderlerse eğer, günün birinde öğrenirler zaten kahvaltının, akşam yapılanlardan daha önemli olduğunu…

Geçtim çocukları ergenleri, kocaman yetişkin insanlar tanışsalar da işte güçte, okulda yolda, birbirlerinin hayatlarına ve gövdelerine dokunsalar bir süre sonra ya da hemen, bana ne, sana ne, kime ne? Nereden sonrası kötülüktür bunun, zor meseledir onu biliyorum ama korku bu kadar teslim almalı mı insanları? Mesele bu. “İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli” diyor. Yalan mı söylüyor koskoca Edip Cansever?

Kocaman bir torba yaratıyorlar, farkında değil miyiz? Koca bir torba açıyorlar ve Ensar’ın pislikleriyle el ele tutuşup öpüşen çocuklarımızın gül kokulu temizliğini, takım elbiseyle mahkemeden indirim cukkalayan alçaklarla ergenciklerimizin okul sonrası salaklıklarını, “altı yaşa her şey caizdir” diyen sürüngenlerle, aşk ile yürüyen, öpüşen, sevişen insanlarımızı, vb… hepsini birden onun içine koyuyorlar. Zina diye açtıkları dosyanın içine pedofiliyi de, ‘kızlı erkekli’ aynı evde kalan gencecik insanlarımızı da bir arada tıkıştırıyorlar. Bilerek yapıyorlar! Hem kendi alçaklıklarını kurtarıyorlar böylece, hem çocuklarımızın yaşamlarına musallat olup kendi karanlık çukurlarının içinde çürütüp bozuyorlar. En güzel yıllarını zehir ediyorlar çocuklarımızın ve biz de yardımcı oluyoruz onlara paranoyaklığımızla.

***

Bizi bozuyorlar ama işte. Her türlü bozuyorlar.

Tehlike bizi tehlikeli yapıyor.

Teyakkuz aklımızın ayarlarını sakatlıyor.

İnfial inceliklerimizi kırıp döküyor.

Kendimden korkuyorum yahu. Şimdi şuradan “çocuk kaçırıyorlar” diye bir ses gelse, bilip bilmeden dünyanın en iğrenç işi olan linçe katılıp aradan bi tekme sallamaya ne kadar da hazırım? İnfial ve linç, faşizmin en temel direkleridir diye hikâye anlatmayın bana; biliyorum ama bu başka bir şey. Karanlık bir köşede, sıkıştırılmış bir çocuğun dehşetle açılmış gözleri ve sessiz çığlığının bir anlık görüntüsünü hayal ettiğinde, insan ne hale geliyor?

Aklı başında koca koca insanlar “asalım asalım” diye ucuz kovboy filmlerinin ucuz repliğini ikide birde nasıl da tekrarlıyorlar, düşünsenize?

Karşıtın bozar seni, bozuyor. Torunuyla oynayan adama kafayı takıyorsun bir yandan, kötü zamanlardan korumak için sevdiklerini boğuyorsun öte yandan. İkisi birbirinden berbat!

***

“Bir leke, silmeyegör

Leke kalır, sen çıkarsın.”

***

E, ama yeter artık. Yeter. Kendimizi toparlayalım Allah aşkına.

“Anamız babamız yok bizim” demesin çocuklar; Var!

“Yerimiz yurdumuz yok bizim” demesinler sakın, Var!

Nerede ve ne halde olursak olalım, dara düştükleri anda, hemen, ossaat, terliğimizi pabucumuzu giyip koştur koştur yetişelim yanlarına ve önlerine atıp kendimizi bütün o resmi ya da sivil zaptiye sürülerine, bütün o şarlatanlara karşı dimdik durup şöyle diyelim:

Biz bu çocukların annesi ve babasıyız, siz ne b*ksunuz?

***

“Babamız bizi sevmedi / Sevmedi / Sevmedi…”

Babazula söylüyor…

“Babamız bizi sevmedi / Öyle bir şey koptu ki içimizde / Bütün kötü kadınlar bizden sorulur / Kaçmayı biliriz biz en iyi / Ey cesur! Ey sevgili! Sıkıysa bak gözlerime / Taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim / Çocukluk acıları pazılarımdır benim.”

İçi parçalanıyor insanın…

Öyle değil yavrum, değil, hiç değil.

Baban seni ne kadar çok seviyor, bilemezsin!

***

O sevdiğimiz parçayı hatırlasana: “Zor zamanlar olur / Nasıl çıkarsan içinden / omurgan öyle şekillenir.”

Çıkarız biz bu işin içinden. Çıkacağız.

Yeter ki kendimizden başkasına benzemeyelim, yeter ki nefret ettiklerimizin aynasında dönüşüp onların suretine bürünmeyelim.

Kendimizden başkasına benzemezsek eğer; dönüp içimizdeki cevheri keşfetmesini öğrenirsek biraz, eninde sonunda açarız kendimize bir yol, bataklığın ortasında. Bir kibrit yakarız, bir tane daha, bir tane daha…

Baban seni çok seviyor, kurban olduğum!

15 Ağustos 2018