Ağzımızda bal gibi tatlı bir türkü – Emre Kalaylar

İsmail Devrim ve bütün işçilere…

Saat sabah beşi çeyrek geçmekte ve her sabah gibi dolmuş durağında minibüs şoförü Abbas Abi’yi beklemekteyim. Beşi yirmi geçe geliyor. İlk müşterisi olan beni duraktan alıp istikametine devam ediyor. “N’apıyon lan yakışıklı ergen” diyor bana, ‘yakışıklı’ kelimesindeki k’yi h harfine yuvarlayaraktan. Ben de “N’apim abi, yine uyku tutmadı beni” diye cevap veriyorum. Aslında uyku çok güzel tutuyor beni, ama evimiz otuz beş metre kare olduğundan ve dört kişiden biri kalkınca diğerleri de zorunlu bir şekilde kalktığından uyku tutamıyor. Hele o kişi işçi bir baba olunca, evin bütün ahalisi kalkıyor sabahtan. Anacığım güzel bir kahvaltı hazırlıyor babama, bana ve küçük kardeşime. Sonrasında baba fabrikaya, ben ve küçük kardeşim okula doğru yol alıyoruz. Aslında bir yandan da işime gelmiyor değil, erkenden okula gidip kimse gelmeden okul bahçesinde sigara tüttürüyorum ve kıvırcık saçlı güzelliğin servisinin gelmesini bekliyorum.

Küçük şehirlerde pek fazla radyo frekansı çekmiyor hâliyle. Hele seksenlerden kalma Abbas Abi’nin minibüsünde birkaç taneden fazlası. 96.4 cızıltılı FM yayınına giriyor. Abbas Abi açıyor radyo haberlerini ve ilk cümleden itibaren ritmik bir şekilde küfrünü yükseltmeye başlıyor. Radyodaki bazı devlet büyüklerinin söylediği her cümleye, devlet büyükleri sanki onu dinliyormuşçasına cevap üretiyor.

Radyo: Efendim, ekonomik kriz aslında yok.

Abbas Abi: Ekonomik mriz var mı peki?

Radyo: Ekonomik mriz de yok.

Abbas Abi: Allah allah! Nasıl yani?

Radyo: Şöyle anlatayım sizlere.

Abbas Abi: Anlat tipine kurban olduğum, diyor son iki cümleye acayip vurgu yaparaktan.

Radyo: Ekonomik kriz aslında bir yanılgı, bilinçaltımızın bize bir oyunudur.

Abbas Abi: Bak hele sen şerefsiz bilinçaltına, bütün memleketin anasını ağlatıyor. Görüyon mu lan memleketin bütün bilinçaltları bir araya gelmiş yüzde iki yüz zamları geçirmişler bize. Biz de sizin günahınızı alıyorduk.

Radyo: Estağfurullah efendim estağfurullah, ekonomik kriz olsaydı eğer bizi de etkilerdi. Soruyorum sizlere bizi niye etkilemiyor?

Abbas Abi: Doğru diyorsun tipine kurban olduğum. Benim de kıçımda bin tane koruma olsa ekonomik krizden değil, yazın sivrisinekten bile etkilenmezdim. Ulan ben seni başkan yapanın…

Diye başlayarak memleketin yarısından biraz fazlasını anan Abbas Abi, en son dayanamıyor artık güneşi geç doğan küçük şehrin sabah ritüelini gerçekleştiriyor ve sabah türküsünü açıyor. Başlıyor bağıra bağıra türküyü söylemeye ve arada; “Sen de söylesene lan korkma sivilcelerin patlamaz oğlum” diyor, yine k harflerini h harfine yuvarlayaraktan.

“Bir deniz üstündeyim, ne ucu var ne bucağı

Bir rüzgâr önündeyim, gel keyfim gel.

Bir deniz üstündeyim, ne ucu var ne bucağı

Bir sevda içindeyim, başım dumanlı.

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü,

Bir iner bir çıkarım bu yokuşu.

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü,

Kazanırım çocuklarıma ekmek parası.

Ben deniz üstünde, rüzgâr önünde,

Ben sevda içinde, tatlı türküde,

İnişte, yokuşta, ekmek parasında,

İki oğlum var Mehmet’le Ali

Gönlümde bir dünya pamuk gibi

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü,

Bir iner bir çıkarım bu yokuşu.

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü,

Kazanırım çocuklarıma ekmek parası.”

Sabah türküsü biter ve ben okulun önüne gelirim. İnmeden bir-iki öksürürüm, hemen anlar Abbas Abi. Çıkarır uzun Tekel 2000 paketini, bir dal uzatır. Biraz daha öksürürüm, ikinci dalını söylene söylene uzatır ve ekler, “Ulan oğlum bu kadar sigara içme, sigara dumanı sivilce yapar ergenlerde. Bak kızlar beğenmez seni ha.” Bir tanesini Abbas Abi’nin çakmağından yakar, minibüsten inerim.

Hayatta en çok sevdiğim üç şey var, Abbas Abi’yi saymazsak eğer. Bunlardan ilki, böyle sabah sabah ağır adımlarla sigara tüttüre tüttüre okulun dış kapısından geçip bahçede yayılmaktır. Etrafa bakıyorum güneş yüzünü daha yeni göstermeye başlıyor. Sabahın o hafif soğukluğunu daha çok hissediyorsun ama o yoğun kokusuna da dayanamıyorsun. Bi de o kokuya sigara dumanı eklenince offf… Ve sessizlik…

İkinci sevdiğim şey ise, evimizdeki o boy aynasıdır. Küçükken herkes “En büyük hayalin nedir” diye sorduğunda, hep, aynanın içine girmek istediğimi söylerdim, ama her zaman dolabın içine girerdim. İnsan bazen yalnız kalmak isteyip kendine özel alan aramıyor değil yani. Küçükken benim özel alanım ise dolaptı, ama şimdi bedenen dolapla pek uyuşamadığımızdan bu görevi kardeşime bıraktım artık. Aynalar güzeldir. Hele otuz beş metre kare bir evin içindeki, boyu iki metre eni ise bir metre olan bir ayna daha güzeldir. Evimizi büyük gösterirdi. Yani bana baya büyük gelirdi ve önüne geçer kendime bakardım. Aynadaki kendimin o kadar yanına geçmek istiyordum ki, bazen konuşuyordum onla, “Sen gelsene” diyordum. Ne ben gidebildim ne o gelebildi. Arada ortada buluşup sohbet ediyorduk.

Üçüncü sevdiğimi ise kendime bile zor söylüyorum. Nasıl anlatsam bilmem ki, o yürürken sanki dünya duruyordu. Gülerken yine dünya duruyordu. Ben ona bakınca sanki dünya hep duruyordu. Dünya duruyordu ve o hep birileriyle önümden geçip gidiyordu ve o birileri servisten inen concon tayfadan başka birileri olmuyordu. Bu duygularımı kimseye açıklamıyordum pek fazla. Okullarda kulak haber ajansı kantin sırasından daha hızlı ilerlediği için “Konuşursam onla konuşurum” diyordum ama o servisle geliyor, ben minibüsle. Benim babam işçiydi, onun babası banka müdürü. O dışarda kafelerde çeşit çeşit Amerikan kahveleri içerken, ben minibüsçüler derneğinin kıraathanesinde; Abbas Abi’nin hesabına yazdırarak; bayat çay içiyordum. Yani elmayı seviyorum diye elmanın da beni sevmesini beklemiyordum. Sadece elmaya uzun uzun bakıyordum.

Her sabah olduğu gibi bizim tayfayla bir-iki sigara muhabbetinden sonra okula geçerdik ve genellikle o muhabbet ders zilini beş-on dakika geçerdi. Bunu bizim haricimizde bir de tipi kayık olan müdür yardımcısı çok iyi bilirdi ve kapının önünde teşrif etmemizi beklerdi. Teşrifi ettirirken kulak mememizle de ilişkiye girmeyi ihmal etmiyordu. Hayır, anlamıyorum. İnsan her gün hep aynı kişilerin kulak memesini çekmekten sıkılmaz mı? Adam nasıl zevk alıyorsa, bi de kılığımıza kıyafetimize laf ediyordu. “Senin kravatın ne halde böyle” derdi. “Babanın gömleğini niye giriyorsun evladım sen” derdi. “Bu pantolon ne, sokak serserisi misin sen” derdi. Sanki keyfimizden giyiyorduk hep onları. O kayık müdür yardımcısı kendi dolabı gibi mi sanıyordu acaba bizim dolabımızı? Evet, doğrudur. Ne bulursak onu giyiyoruz. O yüzdendir ki serseri oluyoruz. O yüzdendir ki, dersleri umursamıyoruz ve arka sıralarda bekliyoruz o imdat zillerini. O yüzdendir ki, o kıyafetlerle okul çıkışı günlük işlere gidiyoruz. Çok haklıydı müdür yardımcısı, o kadar çok haklıydı ki; bize dayatılan o kaderle yüz yüze getiriyordu bizi her sabah. Bu yüzdendir ki, kendisi de arabasının dört lastiğinin dördünü de delik buluyordu her cuma okul çıkışında.

O kayık müdür yardımcısının bir-iki sahte poyrazından sonra derse geçer, bir-iki azar da badem bıyıklı hocadan işitir, yerimize geçerdik. Arka ful bize konuşlandığı için güzelim kıvırcığa göre yerimi alırdım ben. O da her vakit cam kenarında üçüncü sırada konumlanırdı. Ne çok çalışkan görünmeye çalışan, ne de arka bataklıkta bulunan yerdeydi kısacası. Ben de duvar kenarı en arkada pozisyonumu ona doğru alırdım ve hülyalarımda elma ağacına dalardım izinsiz, âdem gibi.

O gün ders bittikten sonra minibüsçüler derneğinin kıraathanesinde bayat çay haznemi doldurdum ve çok geç olmadan eve gittim. Kapının önünde evin hacmini artıracak derecede ayakkabı bulunmaktaydı. Bu kadar ayakkabı bizim eve sığmazken, o kadar ayakkabı sahibinin bizim eve sığdığını içeri girince gördüm. Hepsi yatakta yatan babama doğru bakmaktaydı. Özellikle de daha o gün iş kazasında kaybettiği, olmayan sağ elinin yerine bakıyorlardı. Ben de oraya bakmaya başladım. Babam ise camdan dışarıya bakıyordu, gözü yaşlı şekilde. Annem ise hem babama ağlayıp hem de bundan sonra nasıl geçineceğimizi düşünüyordu. Kadıncağız düşünceli düşünceli ağlıyordu. Kapının önündeki ayakkabıların sahipleri ise “Geçmiş olsun”dan başka bir şey demiyorlardı. İçimden “Saatlerdir bin kere geçmiş olsun dediniz ama geçmiyor, angut musunuz siz o el oradan bir daha çıkmıyor, neden geçmiş olsun diyorsunuz hâlâ” demek istedim. Lakin “Sağ olun” demekten başka bir şey diyemedim.

Bütün ‘geçmiş olsun’lar gittiler ayakkabılarını alıp. Annem, babam, ben, küçük kardeşim ve o büyük boy aynası otuz beş metre kare evin her bir köşesine dağılarak susmuştuk saatlerce. Sonra uyumuştuk hiçbir şey konuşmadan. Birkaç gün babam evde dinlendikten sonra iş aramaya çıktı ama nafile. Zaten ekonomik krizin psikolojik olarak at koşturduğu memlekette işten çıkarılanların sayısı da bilinçaltımızın oyunuyla artmaktaydı. Bu kadar psikolojik sorunun boy göstermesinden babam da hakkı olanı almıştı ve kendini eve kapatmıştı. Zaten ne fabrikadan tazminat ne de devletten engelli maaşı için başvuru sırası alabiliyordu. Parasızlık havuzundan boğulmadan boy vermeye çalışırken, anacığım evlere temizliğe gitmeye başladı. Bense okuldan sonraları Abbas Abi’nin yanında muavinlik, geceleri de derneğin kıraathanesinde getir götür işleri yapmaya başlamıştım. Akmasa da damlıyordu ama bu serbest piyasa ekonomisinin psikolojisinin düzelmesine yetmiyordu.

Kiramıza zam geldi birden, meyve, sebze fiyatları uçuk fiyata erişti. Kardeşimin okulundan saçma saçma istekler gelmekteydi; yok efendim çamaşır suyu, yok efendim tuvalet kâğıdı. Devlet okulu, devlet okulu olmaktan çıkmış, bildiğin herkesin dişinden tırnağından artırabildiği ne varsa onu getirdiği toplama kampına dönmüştü. Hayır, bizde ne diş vardı ne tırnak, neyi artırmamızı bekliyorlardı. Artan ekonomik kriz ve mrizden ötürü ben okula artık gitmemeye başladım. Daha çok muavinlik yapmaya başladım. Gitsem de bir cacık anlamıyordum. Sadece o güzelim kıvırcığa bakıyordum. Onun da yolunu bulmamış değildim. Servisinin dakikası dakikası geldiği saatte Abbas Abi’yi okulun önüne çektiriyordum. Okul çıkışı da bizim okula denk getirdim mi minibüsü, değme keyfime.

Babam bunları bilmiyordu tabii, benim hâlâ okula gittiğimi sanıyordu ama uzun sürmedi bu. Tipi kayıktan da kayık müdür yardımcısı eve kâğıt göndermiş. Kâğıtta devamsızlıktan tut, derslerdeki disiplinsizlik, yok farklı farklı gömlek ve pantolonlarla gelmeler, okul önünde sigara içmeler filan yani, kâğıdı doldurabildiği kadar doldurmuş kayık efendi. Babam sinirlendi, bağırdı, çağırdı ama en çok da kendine bağırdı, kendine suç buldu. Zaten günlerdir evdeydi ve tek yaptığı o boy aynasında kendine ve olmayan sağ eline bakmaktı. Gitgide kendini kaybetmişti. Benim küçükken aynanın önüne geçip konuşmam gibi o da konuşuyordu arada, eve girmeden pencereden görüyordum onu. Lakin eve girince hemen normal pozisyonunu alıyordu. Bu olaydan sonra aynaya bakan koltuğu ters çevirdi ve öyle oturmaya başladı evde. Aynayla da küsmüştü, artık onla da benle de konuşmuyordu.

Anacığım gündüzleri dışarda akşamları ise evde temizlik yapıyor, yemek hazırlıyordu. Nereye yetişeceğini şaşıran kadın, mahalledeki diğer yetişemeyen kadınlarla aslında küçük bir yol bulmuştu. Bizim mahallede tek bir market vardı ve kadınlar da kocalarından habersiz markette bir alıyorlarsa bir de çantalarına atıyorlarmış. Koca koca kadınların üstlerini arayacak halleri yok ya. Bir süredir yapıyorlarmış, ama mahallede onlar dışında bilen yok tabii. Kocalarına da söyleyemiyorlar, para istiyorlar ev için, koca “Al bunla yetin” diyor. Yetinemezse, “Ne biçim kadınsın” deyip hır gür çıkarıyorlardı. Kadınlar da yetinebilmek için kocaman kocaman siyah çantalarını kullanıyorlardı. Fakat anamın durumu hem eve yetmekti hem dışarıya. İşte o gün, normalde bir sepeti bir çantaya koyma ihlalini anacığım aşmış. Cebinde beş kuruş para yokken, girmiş markete ve sadece çantaya doldurmuş. Sonuç itibariyle yakalanmış. Markette olay çıkmış, polis çağırıp bütün kamera kayıtlarına bakmışlar. Evini geçindirmeye çalışan kadına katil gibi davranıp, karakola götürüp nezarete atmışlar. Babam gitmiş karakola, konuşmuş, durumunu anlatmış. Adamlar da güya acımışlar ve çıkarmışlar anamı. Koca kadına it gibi muamele edip, engelli adamı el pençe divan durumuna sokmuşlar. Ben o vakit derneğin kıraathanesinde çalışıyordum. İyi ki çalışıyormuşum, yoksa…

Aslında hiçbir şey yapamazdım. Yapsaydım ne olurdu? Tutarlardı beni nezarette birkaç gün, birkaç hafta. Çalışamadığım zamanın parasından olurdum. Yine anacığıma dert binerdi, yük binerdi.

Eve gidince öğrendim bunların hepsini. Babam bağırıp çağırıyor, anacığım ağlayarak kendini anlatmaya çalışıyor. Kardeşim ise dolabın içinde saklanıyordu. Babam yine başkasına değil kendine bağırıyordu ve o anda aynada kendiyle göz göze geldi. Sol yumruğuyla birden otuz beş metre kare evimizi belki de yetmiş küsur metre kare gösteren boy aynasını kırdı. Babam ağlamaya, anam babanım kanayan elini sarmaya, kardeşim ise daha çok bağırmaya başladı. Bense çocukluk hayallerimin birer cam kırığı haline gelmesine şaşkın şaşkın bakıyordum. Cam kırıklarını toplamaya başladım, toplarken de son bir kez daha bakıyordum onlara vedalaşırmışçasına. Cam kırıklarını topladıktan sonra otuz beş metre kare evin içinde babam, anam, ben ve kardeşim kırılan aynanın yerine baktık saatlerce. Sonra herkes yatağa geçti ve uzun uzun düşüncelere dalarak uykuya daldı tek bir kişi hariç. Sabah kalktığımızda babam banyoda yerde yatmaktaydı. Sol elinde bir cam kırığı, olmayan sağ elinin bileği kesik, kanlar içinde yatmaktaydı. Oysa ki ben bütün gece o cam kırıklarını toplamıştım.

Sonra sağlık memurları, polisler evin her tarafını sardılar ve götürdüler babamın ölü vücudunu. Annem ağlamaklı, kardeşim ise yine dolabın içinde durmaktaydı. ‘Geçmiş olsun’cular, bu sefer ‘başınız sağol’culara dönerek yine ayakkabıyla yer ettiler otuz beş metre kare evin içinde. Ben, “Bütün cam kırıklarını toplasaydım başımız o zaman sağ olacaktı” demek istedim. “Dostlar sağ olsun” demekten başka bir şey yapamadım.

Babamın ölüm haberi bütün memlekette yayılmıştı birden. Ekonomik kriz psikolojik mi yoksa değil mi tartışmalarıyla boğulurken, babamın ölüm haberi yer etmişti gazetelerdeki tartışmaların yanında. Ertesi gün cenaze vardı, onu son yolcuğuna uğurlamaya memleketin farklı yerlerinden bir sürü insan gelmişti. Bir sürü insanla beraber polis de barikatlarıyla gelmeyi eksik etmemişti. İlk başta biraz hır gür çıktı. Polis o yapılmayacak bu yapılmayacak diye insanlara talimat veriyordu, ama bize pek bir şey diyemiyordu. Cenaze namazı kılındı ama cenaze bir türlü mezarlığa defnedilmek için kalkmamıştı. Abbas Abi “Kardeşim burada defnedilmeyi bekleyen cenaze, sizin keyfinizi mi bekleyeceğiz” diye biraz bağırdı. O vakit bir sular dağıldı ve cenazeyi kaldırıp mezarlığa yürümeye başladık ama benim aklımda hep o cam kırıkları vardı.

Tabutun en başında benle Abbas Abi duruyordu. Arkamızda binlerce insan bizi takip ediyordu. Herkes suskun, herkes cenazede olay çıkmasın diye sadece yürüyordu. Birden aklıma sabah türküsü geldi ve mırıldanmaya başladım. Dedim; “Bir deniz üstündeyim ne ucu var ne bucağı…” Oradan Abbas Abi duydu beni ve devamını getirdi “bir rüzgâr önündeyim gel keyfim gel.” Sonra ikimiz birden “bir deniz üstündeyim ne ucu var bucağı, bir sevda içindeyim başım dumanlı.” Sonra yavaş yavaş arkamızda binlerce insan, binlerce sabah türküsüne dönüşmüştü. Hep bir ağızdan “Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü bir iner bir çıkarım bu yokuşu, ağzımda bal gibi tatlı bir türkü kazanırım çocuklarıma ekmek parası.” Babam omuzumda duruyor, bin ağız sabah türküsüne dönüşmüş halde yürüyor. Ağzımızda bal gibi tatlı bir türkü…

 

Özgür Bir Dünya İçin Kaldıraç, Ekim 2018, 207. sayıda yayımlanmıştır.