ABD savaşta ısrarlı / Fikret Soydan

Sovyetler Birliği çözüldüğünde, ABD, “tarihin sonu”nu ilan eden “uzmanları” ağzından zaferler ilan etti. Ve bu zaferleri takiben, “dünya imparatorluğu”nu ilan etti. ABD’nin, tüm soğuk savaş dönemi boyunca başında oturduğu, anti-komünist koalisyonun, onun askerî gücü NATO’nun olanaklarını kullanarak, bir dünya imparatorluğu kurmaya yöneldiği biliniyor. Akla uygunmuş gibi görünüyordu. Öyle ya, hazır SSCB yok, hazır tüm diğer emperyalist rakiplerine karşı askerî üstünlüğü var ve başlıca emperyalist rakiplerini denetleme olanakları mevcut iken, buna yönelmesi, dünyanın kontrolünü eline alması mümkün olmalı idi. Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere, ABD’nin denetimde tutmak istediği pastadan pay alma ihtimali olan diğer emperyalist güçlerin en başında geliyordu.

O dönem ABD Dışişleri Bakanı olan Kissinger, “Amerika’ya bir dış politika gerekir mi” diye küstahça soruyordu. Bu bir yandan bir aşırı güven idi, diğer yandan ise imparatorluk ilanı idi.

Ama işler böyle gelişmedi ve gelişmez de.

Siyasal alanı nihayetinde belirleyen ekonomik alandır. Elbette bu siyasal alanın seyirci olduğu anlamına hiç gelmez. Almanya ve Japonya, ciddi birer ekonomik güç olarak, üstelik militarize olmuş bir ekonomileri olmadan, yeniden yükselmişti. SSCB çözülünce ortaya çıkan Doğu Avrupa pazarı, hızla Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin denetimine girdi. Balkanlar’da ABD askerî anlamda bazı alanlara müdahale etse de, pastayı AB, daha çok da Almanya aldı.

Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa, bu süre içinde, aynı zamanda ABD denetimini, siyasal ve askerî denetimini kırmak için, usulca adımlar attılar.

Tüm bu süreç ilerlerken ABD, daha çok askerî üstünlüğünü düşünerek, giderek saldırgan bir tutum almaya başladı.

Bu arada ise, Rusya ve Çin, giderek bir ağırlık koymaya başladılar. Rusya ekonomik alanda kendini korudu, Çin ise, ciddi bir ekonomik güç olarak ağırlığını koydu.

ABD’nin imparatorluk hayalleri gerçekleşmeden, suya düşmeye başladı. Rusya’nın deyimi ile “tek kutuplu dünya hayali” son buldu.

Bu durum, ABD’nin saldırgan tutumunu daha da artırdı.
Önce AB ve Japonya’yı dengelemek için, İslamî radikal çeteleri, ki bunlar eskiden beri anti-komünizm için CIA ve NATO tarafından kullanılan gruplar idi, işte bu çeteleri öne çıkardı. El Kaide, ardından ardılları geldi. Bu durum, tüm emperyalist odakları, anti-komünizm yerine “Batı medeniyeti” şemsiyesi altında birleştirmeye yetmedi.

Ardından, oklar Rusya’ya çevrildi. Rusya, ne de olsa eski dönemden beri Batı düşmanı olarak gösteriliyordu. Rusya üzerine hamleler, mesela Ukrayna hamlesi, Almanya başta, AB ülkelerini ABD’ye yakınlaştırdı.

Tüm bu denemeler, dünya yüzeyinde değişik dozda, değişik biçimlerde savaşı geliştirdi. Afganistan, ardından Irak işgali, Büyük Ortadoğu Projesi (Erdoğan bu projenin, İsrail ile birlikte eş başkanı olduğunu kendisi söylemiştir) için ilk hamleler oldu. Böylece ABD askerî gücünün ardında, yeni düşmanlara karşı Batı’nın birliğini sağlayıp, imparatorluğunu kuracaktı. Ama bu iki işgalde de istediği kadar başarılı olamadı. Bir yenilgisi olmasa da, “zafer”i de var sayılamaz. Ve ardından, Fransa ve İngiltere’ye, Libya petrollerinden pay vererek, yeniden bir ittifak genişletme yolu tuttu. Sonuçta sıra Suriye’ye geldi. ABD, tüm bu projelerinde İsrail ve İngiltere ile daha yakın saf tuttu. Suriye savaşı da ABD, İngiltere ve İsrail’in ortak planı olarak gelişti. Elbette Suriye savaşına, bölge güçleri de dahil oldu. Bunların başında ise Türkiye bir tetikçi olarak, Suudi Arabistan bir finansör olarak ve Katar bir finansör olarak geldi.

Suriye savaşı, Rusya’nın ve Çin’in tutumları ile, istenilen sonucu ilk anda vermedi. Suriye halklarının direnişi, bugün, savaşı tümden değiştirdi. Ve ABD açık bir yenilgi aldı.

Bugün ABD, Trump yönetimi altında, dünyanın her ülkesi ile ticari, birkaçı ile de askerî savaşa girmiştir. Ticaret savaşının bu denli ayyuka çıkması ve ABD’nin, kapitalist dünyanın koyduğu kurallara, kendisinin birçok alanda savunduğu ilkelere ters hareket ederek bu savaşı yürütmesi, aslında işin ne kadar gerildiğinin de göstergesidir. ABD, oldukça sıkışmıştır.

Dünyadaki savaş suçlarını vb. izleyen Uluslarası Ceza Mahkemesi için, en son, Eylül 2018’de, ABD, açıkça “bizim için ölüdür” diyecek kadar ileri gitmiştir. Birçok uluslararası anlaşmaya uymamakla kalmıyor, bunları tek taraflı olarak bozuyor. İran ile anlaşmanın bozulması bu açıdan kayda değer bir gerilim örneğidir.

ABD ekonomisi büyük ölçüde askerî sanayiye dayanır, büyük ölçüde militarist bir ekonomidir. Bugün, bu durum, daha çok savaş ve gerilim politikasının başlıca nedenidir. Bir de ABD’nin dünyanın yeniden paylaşımı savaşında, pastadan daha çok pay almak için askerî üstünlüğünü kullanma “cesareti” eklenince, savaş ısrarı sürekli gelişiyor. ABD, bir canavar gibi savaşsız, kansız duramaz hâle gelmiştir.

Bugün Suriye savaşında açıkça IŞİD’ci çetelere sahip çıkması da bunun göstergesidir. Hem ABD, hem İngiltere, hem İsrail, hem Türkiye, açıkça bu IŞİD çetelerine sahip çıkmaktadır.

Savaş gelip Ortadoğu’da yoğunlaşmıştır.

Suriye savaşı, ABD ve müttefiklerinin açık bir yenilgisine dönüştükçe, ABD bu kez İran’a karşı savaş hazırlıklarını artırmaktadır. İsrail, bunun için her yolu denemekte, İngiltere akıl almaz komplolar organize etmektedir. Kimyasal silâh oyunları, açıkça Batı’nın ne kadar ahlâksız, ne kadar insanlıktan uzak, ne kadar gözü dönmüş olduğunu kanıtlamaktadır. Zaten IŞİD vahşeti, yeterince açıklayıcı değil midir? IŞİD ile bağ kuran 40 ülke olduğunu açıkça dile getirenler olmuştur.

ABD savaşta ısrar etmektedir.

Bugün ABD’nin karşısında, ekonomik olarak AB, başta Almanya, Japonya vardır. Ama aynı zamanda Trump’ın açıkça düşman ilan ettiği Rusya ve Çin de sayılmalıdır. Askerî alanda ise Rusya başta olmak üzere, Çin düşman ilan edilmiştir.

Savaş tüm dünya çapında yürümektedir. Evet Ortadoğu’da iş yoğunlaşmıştır. Ama savaş, tüm yeryüzünü sarmaya başlamıştır. ABD kaybettikçe, saldırganlığını kaybetmemektedir. Savaşta ısrarlıdır. Suriye savaşını daha büyük bir yıkıma çevirmek istediği anlaşılmaktadır. Bu açıdan Erdoğan’a, Rusya ve İran’ı Suriye üzerinde oyalama görevi verilmiştir. Erdoğan, son İran toplantısından sonra ABD basınına verdiği makalede, bu oyalamanın artık sonuna gelindiğini iletmektedir. İdlib son çıkıştır, demesi bunun ifadesidir.

Erdoğan, hem kendine verilmiş olan iktidarın şartlarını buraya kadar yerine getirebileceğini ilan etmekte, hem de yardım istemektedir.

ABD, sadece Ortadoğu’da değil, tüm dünyada savaşı körüklemektedir. Kore bitiyor, İran başlıyor, bir bakıyorsun Ukrayna yeniden alevleniyor. Bir bakıyorsun Latin Amerika’ya yöneliyor.

Bu arada ise ekonomik olarak kendini toparlamaya çalışıyor. Böylece militarist yapıdaki ekonomiyi, başka alanlarda da kendine getirmeye çalışıyor. Bunun için Çin’e ticari savaş açıyor, pazar bende bana uyacaksın, diyor. Aynı şekilde AB ile ticari savaşa tutuşuyor.

Tüm bunlar ABD’yi kurtarabilecek mi?

Ekonomik adımlarda istenilen sonucun kısa sürede alınması mümkün değildir. Zamana ihtiyaç olduğu açıktır. Bu nedenle, başa kim gelirse gelsin, ABD’nin savaş yanlısı politikaları değişmiyor. Trump, en başında Suriye’den çekilmek istediğini ilan etmişti. Ama şimdi, Suudi finansmanı ile orada daha fazla kalmaya çalışmaktadır, politikası bu yöne evrilmiştir.

ABD, bu savaşı bir kurtuluş olarak görmektedir. ABD, kendisinin dağılmasını, dünya üzerindeki hakim konumunu kaybetmeyi önlemek istiyor. Bu nedenle daha çok ve daha çok savaş politikalarını devreye sokuyor. Bu savaş, bir yönden de ABD’nin zayıflıklarının sonucu olarak gündeme gelmektedir. Evet bir paylaşım savaşıdır da, ama aynı zamanda ABD’nin sıkışmışlığının da sonucudur.

Çin ve Rusya, anlaşıldığı kadarı ile bu savaştan kaçınmak istemektedir. Bu savaşı zorunlu hâle getirme isteği ile, bu savaştan kaçınarak ABD’yi caydırma isteği arasında gerilim sürekli yükselmektedir. ABD, karşı tarafın savaşı önleme isteğini bir avantaj olarak görmektedir.

Gelişmekte olan pazarlar olarak adlandırılan Türkiye, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika gibi ülkelerden sermaye transferi, bu yolla oralardaki kârın gelişmiş ülkelere aktarılması, tüm emperyalist güçlerin ortak çıkarına hizmet eder durumdadır. Bu yolla ABD, dünya çapında “istikrarsızlığı” daha da körüklemeyi avantaj sayıyor. Elbette burada “istikrar” bizim işimiz değil, sadece ABD’nin her yolla savaşı yakınlaştıran politikalarına dikkat çekmek için vurguluyoruz.

Özetle gerilim son derece artmıştır. Savaş, Suriye savaşı ile hâlâ lokal gibi görünse de, artık dünya çapında bir savaş olarak kendini ortaya koyuyor.

Bu savaş, en başından beri, üçüncü paylaşım savaşıdır. Bugün bu daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Bu savaş, halklara yıkım, kan ve katliam getirmektedir. Savaşın yerel, lokal aktörleri, efendileri adına tetikçilik yapmakta, onlar adına kan dökmektedir. Ama giderek ana aktörler sahneye daha dolaysız çıkmaktadır.

NATO, bir savaş makinası olarak, tüm emperyalist güçler adına, halklara karşı cinayetler işlemeye devam etmektedir.

Bu savaş aynı zamanda, dünya çapında emperyalist saldırganlığın, sermayenin saldırganlığının son şekli olan neo-liberal politikaların öldüğünün göstergesidir. 1980’lerden beri başlayan neo-liberal saldırganlık, artık iflas etmiştir. Neo-liberal politikalarla birlikte, kapitalist- emperyalist dünyanın çöküş eğilimleri açıkça ortadadır.

Ama bu çöküş kendiliğinden gerçekleşmez. Bu çöküşün öznesi, dünya proletaryasıdır, dünyanın emekçileridir.

Dünya proletaryasının, dünya emekçilerinin bu savaşta yeri, şu ya da bu emperyalist gücün yanı değildir. Şu ya da bu emperyalist gücü destekleyen, onun tetikçiliğini yapan kendi ülkelerindeki emperyalizmin uşağı iktidarların yanı değildir. Bu savaşta emekçilerin, dünya proletaryasının yeri devrim ve sosyalizm saflarıdır. Dünyayı yaşanabilir bir yer hâline getirmenin tek yolu, sosyalist devrimdir. Kapitalizmin yeryüzünden silinip, tarihin çöplüğüne gömülmesidir. Ancak o zaman gerçek anlamı ile bir barıştan söz edebiliriz. Ancak o zaman yeryüzünün tiranlarını alaşağı ettiğimiz zaman bir özgürlükten, insanca yaşamdan, kardeşlikten söz edebiliriz.