21. yüzyıl sömürgeciliği: Tarım arazisi gaspı – Pelin Cengiz (Artı Gerçek)

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın TÜİK verilerinden derlediği çalışmaya göre, Türkiye’de ve dünyada temel besin maddesi olan buğdayda dışa bağımlılığımız artarak sürüyor.

Türkiye’nin tarımda dünyanın açık pazarı haline getirildiği epeydir herkesin malumu. Geçtiğimiz aylarda Ziraat Mühendisleri Odası açıkladı, Türkiye bir süreden beri beş tarım ürünü dışında tüm tarım ürünlerini ithal ediyor. Fıstık, fındık, üzüm, kayısı ve narenciye dışında her şeyi ithal ediyoruz.

İnsanın aklı almıyor ama oluyor, Türkiye, buğdayı, pamuğu, mısırı, ayçiçeğini ithal edip, kendini dışa bağımlı hale getirdikçe doymuyor.

Geçmişte dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye’den artık bir masal ülkesi gibi bahsediyoruz.

Gıda güvenliğinin, tarımsal üretimin bu kadar kritik öneme sahip olduğu bir dönemde anavatanı Türkiye olan ürünleri ithal ettiğimiz gibi tarımda rekabetçilikten giderek uzaklaşıyoruz, en değerli tarım topraklarını sanayiye, yapılaşmaya, kirli enerji tesislerine açıyoruz.

Türkiye bu yılın ilk altı ayında hangi üründen ne kadar ithal etmiş, görelim:

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın TÜİK verilerinden derlediği çalışmaya göre, Türkiye’de ve dünyada temel besin maddesi olan buğdayda dışa bağımlılığımız artarak sürüyor.

Geçen yılın ilk altı ayında 2,1 milyon ton olan buğday ithalatı yüzde 38 artışla bu yıl 2,9 milyon tona ulaştı, 634 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 79’luk bölümü Rusya’dan yapıldı.

Mısırda da ithalat hızlı bir şekilde artıyor. Geçen yılın alt ayında 912 bin ton olan mısır ithalatı yüzde 96 artışla bu yıl 1 milyon 791 bin tona ulaştı, 367 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 56’sı Rusya’dan yapıldı.

Gıda sanayinde yaygın olarak kullanılan ürünlerin başında gelen soyada da durum iyi değil. Üretmek bir yana Türkiye, bu üründe neredeyse tüm ihtiyacını ithalatla karşılıyor. Geçen yılın altı aylık döneminde 1,3 milyon ton olan soya ithalatı bu yıl yüzde 23 artışla 1,6 milyon tona ulaştı; 678 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 69’u soyayı GDO’lu tohumla yetiştiren ABD, Brezilya ve Paraguay’dan gerçekleştirildi.

İthalatı her geçen yıl artan diğer bir ürün ise ayçiçeği. Geçen yılın altı aylık döneminde 464 bin ton olan ayçiçeği ithalatı bu yıl yüzde 13 artışla 526 bin tona ulaştı; 263 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 90’ı bölümü Bulgaristan, Romanya ve Moldova’dan yapıldı.

Dünyanın en önemli tekstil ülkelerinden biriyiz, ama önemli bir pamuk ithalatçısıyız. Geçen yılın ilk alt ayılık döneminde 483 bin ton olan pamuk ithalatı yüzde 2,3’lük bir gerileme ile bu yıl 472 bin ton oldu. İthalata 870 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 64’ü pamuğu GDO’lu tohumla yetiştiren ABD ve Brezilya’dan yapıldı.

Hayvancılıkta da dışa bağımlılığı azalmak yerine hızlı bir artışa geçen Türkiye, bunun yanında kontrolsüz, denetimsiz ucuz et politikasının sonucu olarak şarbon krizini de ülkesine ithal etmiş bulunuyor. Gerçi eldeki veriler Türkiye’nin hemen her yıl belli oranlarda şarbon vakası yaşadığını gösteriyor, ancak Kurban Bayramı’ndan bu yana süregelen şarbon vakalarında giderek artış görülüyor.

Geçen yılın ilk altı aylık döneminde 436 bin baş olan sığır ithalatı bu yıl yüzde 62 artışla 706 bin başa ulaştı; 843 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 66’sı Brezilya ve Uruguay’dan gerçekleştirildi.

Koyunda da dışa bağımlılığımız hızla artıyor. Geçen yılın ilk altı ayında 9 bin baş olan koyun ithalatı yaklaşık 27 kat artışla 245 bin başa yükseldi; 34 milyon dolar ödendi. İthalatın yüzde 42’si Avustralya’dan yapıldı.

Kırmızı et ithalatı da çok hızlı bir artışta. Geçen yılın ilk altı ayında yaklaşık 2 bin tona yaklaşan kırmızı et ithalatı bu yıl 33 bin tona ulaşmak üzere. İthalata 156 milyon dolar ödeme yapıldı. İhalatın yüzde 75’i Polonya’dan yapıldı.

Türkiye’de yetiştirme olanağı varken üretmek yerine ithalat kolaycılığına kaçılan sadece bu birkaç ürün için yılın ilk altı ayında ödenen miktar 15,4 milyar lira. Gerek bitkisel üretim gerekse hayvancılığı kapsayan 2018 yılı tarımsal destekleme bütçesi ise sadece 14,5 milyar lira. Düşünün, yılın ilk yarısında ithalata ödenen miktar daha şimdiden tarım bütçesini geçmiş durumda.

İthalat bağımlılığı tarım ürünleri dış ticaretinde de kendini net bir şekilde hissettiriyor. Yılın ilk yarısında Türkiye’nin tarım ürünleri dış ticareti 1,5 milyar dolar (5,9 milyar lira) açık verdi. Yapılan her bir ithalat ülke içindeki üretim kanallarını daha da zora soktuğundan gıda fiyatları ithalatla dahi sabit tutulamaz hale geldi.

Ziraat Mühendisleri Odası’nın verdiği bilgiye göre, tarımsal katma değerinde yüzde 3,2 gerileme yaşayan Türkiye tarım ekonomisi büyüklüğü sıralamasında da sürekli söylendiği üzere 7’nci sırada değil 10’uncu sırada yer aldı.

Hal böyleyken Türkiye ne yapıyor, Sudan’da tarımsal üretim yapmak için anlaşmalara imza atıyor. Mesele aşağı yukarı beş altı yıldır gündemde.

Sudan’da bir yandan açlık ve yoksulluk sürerken, diğer yandan ülkenin toprakları başka devletlere ve şirketlere satılıyor.

Son yılların küresel trendi zengin/gelişmekte olan ülkelerin fakir ülkelerden arazi kiralaması, aslında gerçekte olan ise arazi gaspı. Land grabbing yani toprak ya da arazi gaspı dünyada son yıllarda çokça tartışılan bir konu.

Bu gasp genelde tarımın ve toprağın yaşamının temelinin oluşturduğu yerel topluluklara haber vermeden, onlara sorulmadan devletler ya da şirketler eliyle uzun vadeli kiralama adı altında el konulması şeklinde işliyor. Bu el koyma sonucunda insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için topraktan ya ayrılmak zorunda bırakılıyor ya da orada artık toprak ve suya erişimleri kalmadığı için göç ettiriliyor.

Böyle büyük bir ekolojik adaletsizliğe yol açan toprak gaspı gerçekleştiren ülkeler kervanına Türkiye’de katıldı. Üstelik kendi ülkesinin tarım topraklarının suyu çıkmış gibi. İşin gerçeği çıktı da aslında.

Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da yer alan 41 ülke içinde en fazla tarım alanına sahip üçüncü ülke olmasına rağmen, en fazla tarım ürünü ithalatı gerçekleştiren ülkelerin ilk sıralarında geliyor.

Dolayısıyla, modern anlamda toprak gaspı aslında 19. yüzyılın son yarısında Afrika’da sömürgeci devletler tarafından yapılan gasptan çok büyük farklılıklar göstermiyor.

O dönemderde de aynı bugün olduğu gibi kırsal kesimin mülksüzleşmesi, göçe zorlanması, geçimlik üretimine son vermek zorunda kalması, doğanın kirlenmesi ve yıkımı, biyo çeşitliliğin azalması, kırsal nüfusunun azalması, gıda üretiminde küresel aktörlere bağımlılıkta artış, gıda güvenliğinin kırılganlığının artması gibi birbirine bağlı birçok sorun yaşanıyordu.

Günümüzde iklim değişikliğinin de giderek artan etkisiyle felaketler artarken, bu vakaların sayısı ve şiddeti artıyor.

Kolaycı ve günü kurtarmaya yönelik politikalar, tarımı geriletirken, hala alın teriyle üretim yapmaya çalışan çiftçiyi tarlasının dışına itmeye zorluyor. Kendi verimli topraklarını heba edip büyük bir tezatla Afrika’nın topraklarını sömürecek, insanların yaşam alanlarını gasp edecek yeni Türkiye’ciler eseriyle gurur duyabilir…