17 Ağustos 1999, Deprem, 13 Mayıs 2014, Soma, Vali, Kader, Örgütlü İnsan – Ülkü Gündoğdu

17 Ağustos depreminin yıldönümü dolayısıyla, imar barışı adı altında yeni ölümlere davetiye çıkarıldığı bugünde, 2016 tarihinde İşçi Gazetesi‘nde yayımlanan yazıyı tekrar paylaşıyoruz:

17 Ağustos 1999′da Gölcük merkezli büyük şiddetli bir deprem yaşadık. Öldük. Ölümüzün sayısı belli değil. Ardından Düzce merkezli bir deprem… Ardından Van’da deprem…

13 Mayıs 2014′te Soma’da madende bir katliam yaşadık. Öldük. Ölümüzün sayısı belli değil.

Aradaki 15 yıl içerisinde… Hımm…

17 Ağustos depreminin birinci yıldönümünde Adapazarı’nda bir meydan, Düzce’de miydi yoksa? Ne farkeder? Bir meydan. Meydanda toplanmış binlerce insan… Binlerce insan, gözlerinde yitirdikleri okunan, gözlerinde yitmiş kendi yaşamları… Bir meydan, isteyen çıkıp bir-iki dakika konuşuyor kürsüden; öfkesini ve acısını ve kendisini sığdırmaya çalışıyor bu bir-iki dakikaya… Bir-iki dakika hiçbir şey demese kürsüye çıkan, hiçbir şey demese, binlerce insan hiçbir şeyde ne çok şey anlayacak, ne çok şey anladı, evladını, eşini, dostunu, anasını, babasını, halasını, amcasını, dayısını, kardeşini, arkadaşını, kendini yitirmişsin, neyi konuşacaksın? Ne var konuşacak?

Var. Konuşacak, söylenecek bir şeyler var. Bir genç kadın kürsüye çıkıyor ve “trilyonluk villa yıkılır mı?” diyor, avaz avaz bağırıyor: “Trilyonluk villa yıkılır mı!?”

Söylenecek bir şey var.

İşte buraya kalıbımızı basıyoruz: Hiçbir depremde “trilyonluk villa yıkılmaz.” Kader mi kader, kul yapısı mı kul yapısı…

13 Mayıs 2014′te #Soma’da madende yaşanan katliamın üzerinden henüz bir ay geçmişken, bir sayın vali, bir devletli, bir sayın Manisa Valisi, Soma’ya teşrif ederler. Toplanır yüzlerce insan sayın valimizin karşısında meydanda. Buyururlar ki sayın valimiz, devletlimiz “1999 Körfez depremi iyi ki oldu.” Sessizlik. “İyi ki öldü sayısını bilemediğimiz kadar insan.” Sessizlik derin. Sayın vali sözü nereye getirecek merak içerisinde meydan. “İyi ki oldu deprem, iyi ki ölündü, bina yapmayı -hem de sağlamından- öğrendik böylece.”

Yani sayın vali ve devletin diğer erkanı, bina yapmayı öğrenecek diye ölmeliymiş onbinlerce insan… Yani biz yüzlerce yıldır madenlerde ölüyoruz ki, onlar daha kârlı yatırımlar yapabilsinler… Yeni ihaleler, yeni anlaşmalar, bir şirket gider diğer şirket gelir, dolar dolar bakar gözler…

Yani sayın vali anladık biz, siz sağlam bina yapmayı öğrenmişsiniz, ama şunu da anladık ki insan olamamışsınız…

Kapatalım şimdi bu vali bahsini ve gelelim kader meselesine

Kader diye bir şey vardır!

Evet kader diye bir şey var. İnsanın binlerce yıllık yaşam deneyimi bunu doğruluyor. İnsan önce inanmak istemiyor. Sonra yavaş yavaş sonra hızla bu gerçekle yüzyüze geliyorsun. Bizim yani maden işçilerinin, inşaat işçilerinin, tersane işçilerinin, bütün işçilerin, eşlerinin, çocuklarının, mesela yaşadığımız topraklarda varlığı, dili, kimliği, inancı reddedilen halkların, kocası, babası, kardeşi, devlet tarafından öldürülen kadınların… kaderi, kaderimiz var… Şöyle ki; mesela bir deprem olursa biz ölüyoruz, işyerinde bir kaza olursa biz ölüyoruz, tersanede bir kum torbası ihtiyaç olursa biz o ihtiyacı gideriyoruz, savaş olursa biz ölüyoruz, ölüyoruz oğlu ölüyoruz… Aç kalınacaksa, açıkta kalınacaksa, işsiz kalınacaksa… en birinci biziz…

Böyle, bu düşünce sistematiği ile gidince anlıyoruz ki, bu kader yazılıyor gerçekten. Trilyonluk villa gerçekten yıkılmıyor, şirketin sahibi asla madende ölmüyor, askere gidip de dönmeyen bir zengin çocuğu hiç duymadık şimdiye dek…

Biz ölüyoruz ki, bu villaların sahipleri ilelebet payidar olsunlar. Yani sanki size de bizim kaderimizi mal, mülk, güç ve devlet sahipleri yazıyormuş gibi gelmedi mi? Tuhaf, hiç de doğaüstü değiller oysa… Dışardan bakınca aynı bizim gibiler; gözleri var görmek istediklerini görebilen, kulakları var duymak istediklerini duyabilen, ağızları var söylemek istediklerini söyleyebilen, dişleri var ısırmak istediklerini ısırabilen, mideleri var mesela hiç açlıktan guruldamayabilen, elleri var çeşitli ihalelerin altına imza atabilen, ayakları var… Hele yeni doğduklarında aynı biz, onların çocuklarının da süte ihtiyacı var… Aynı insan gibiler… Ama onların devleti var, bizim yok. Onların ordusu, polisi, valisi, medyası, bankası var ve üstelik “bunlar bizden çok sizin” diye de yutturuyorlar bize: Varlığım Türk varlığına armağan olsun! İyi dersler arkadaşlar! Sağol…. Okulları da var!

Demek ki bu kader yazıcılar aynı insan gibiler ama örgütleri var, herkesin kaderini belirleyebilen… Demek ki biz kendi kaderimizi kendimiz yazmak istiyorsak örgütleneceğiz!

Evet! Nerden başlamıştık; trilyonluk villa yıkılır mı deyip, yıkılmaz diye yanıtlamıştık. Yanılmışız diyerek yazıyı bitirelim… Evet trilyonluk villa en azından depremde yıkılmaz!

#17Ağustos1999
#KaderDeğilKatliam
#RantDeğilGüvenliBarınmaHakkı